Zaferi doğru okuma zamanı!

A -
A +

Gazze’de hiç bitmeyecek gibi duran savaş durdu. Bombalar ve silahlar susarak ateşkes sağlandı.

 

Ateşkesin sağlanması ile birlikte Filistinlilerin kamplarında çok büyük bir sevinç olmuştu. Bu sevinç bilhassa ülkemizde ezici bir zaferin neticesi gibi servis edildi... Hâlbuki bu sevinç, kâbus gibi geçen neredeyse 1,5 yılın sonunda bir nefes alma sevinciydi. Bombalardan sonra soğuktan ve açlıktan evlatlarını kaybedenlerin, dayanılmaz acılarının sona ermekte olduğunu görmelerinin işaretiydi.

 

Nitekim anlaşmanın duyulması ile birlikte insanlar kaçtıkları evlerine doğru son sürat hareket ettiler.

 

Fakat bırakın evlerini bulmayı mahallelerini dahi görmediler. Hemen her yer neredeyse virane ve harabe olmuş durumdaydı.

 

Bu acı hâli gözyaşları içinde görenler; “Savaş bize ait güzel olan her şeyi aldı götürdü”, “Derin bir acı içindeyiz”, “Birbirimize sarılıp ağlamanın zamanı geldi”, “Kutlama zamanı değil teselli zamanı” söyleriyle içinde bulundukları hâlet-i ruhiyeyi göstermeye başladılar.

 

Ülkemizde klavyesinin başına oturup zafer çığlıkları atanların ne ana babası öldü, ne evlatları bombalarla parça parça edildi ve ne de eşleri ve kızları felaketlere uğradı.

 

Bu bir zafer midir? Şayet buna zafer diyeceksek Filistin bir asırdır destan yazıyor dememiz lazım. Oysa Filistin’in elinde yüz yıl önceki topraklarından %2’si kaldı. %98’i kaybedildi. Kaybedilen toprağı da harabe bir vaziyete düştü.

 

Belini doğrultması, 7 Ekim’den önceki hâline dönebilmesi için kaç on yıl geçer bilemem.

 

Resmî rakamlara göre 48 bin kişiyi kaybedeceksin, yüz bin kişiyi yaralı vereceksin, iki milyon kişi yerinden yurdundan olacak, 150 bin konut tamamen 200 bin konut kısmen yıkılacak 80 bin konut oturulamaz hâle gelecek ve bunu bir büyük zafer edasıyla nakledeceksiniz. Karşı taraf ise hiçbir mukayesede bunun onda birini yaşamış değil.

 

Oysa ülkemizde zafer nutukları atan bu zevat savaşın başladığı ilk günde bütün İsrail alınmış gibi yaygara yapıyorlardı.

 

Sonra felaketler yaşanmaya başlayınca nasıl olsa ölüyorlardı, bir an önce ölsünler tezine sarıldılar. Sonra günler boyunca Türkiye’yi suçladılar. İran’a methiyeler düzdüler.

 

Savaşı başlattıranın ve İsrail’e alan açmak isteyenin İran olduğunu asla görmediler ve görmek istemediler! Türk ve İslam dünyasının, “13 günlük Suriye Zaferi"nden sonra bu defa da Gazze cephesindeki gerçek gücü mutlaka idrak etmeleri gerekmektedir.

 

 

Gazze zaferi kimin?

 

 

Türkiye boş durmuyordu. Filistin’de böyle alelacele girişilen bir savaşın olmasını ve ülkenin mahvolmasını asla istemezdi. Fakat kendisine danışan olmamıştı.

 

Türkiye’nin hiçbir yerden buraya müdahale durumu yoktu. Suriye, İsrail için yıllar önce boşaltılmıştı. ABD ve Rusya’nın yanı sıra bu bölgede İsrail’in ekmeğine yağ süren İran ve Esad faktörü devam ediyordu. Bunlar burada olduğu müddetçe Türkiye’nin İsrail’e doğrudan bir yaptırımı çok zordu.

 

Türkiye Suriye’ye karşı gerçekleştirdiği bir dizi harekâtla ancak sınırı boyunca bir alanı tampon bölge kılabilmişti. Bunda da büyük zorluklar çekmişti.

 

Fakat derinden çalışmaları durmamıştı. Zira İsrail’in hedefi sadece Suriye değildi. Onun arzusu savaş boyunca açıkça deklare ettiği gibi "arz-ı mevud" idi.

 

Dolayısıyla Türkiye’nin o günü beklemesi en büyük gafleti olurdu. Sonunda Suriye’deki muhalif millî güçleri yöneterek veya yönlendirerek 13 günlük büyük bir zafere imza attı.

 

Bu zafer 15 Temmuz’la birlikte son yüzyılın en önemli başarısıdır ve etkileri sürecektir demiştim. Zira bu zafer sonunda 61 yıllık Baas rejimi çöktü, Esad kaçtı, Suriye’de İsrail’e alan açan ABD, Rus ve İran etkisi yok denecek kadar azaldı.

 

Türkiye’nin tesiri Suriye’yi neredeyse tamamen sardı. Bunu hazmedemeyenler günlerce Türkiye’nin İsrail’e alan açtığı yalanını yaydılar. Bülent Arınç gibi kurt bir politikacı dahi “bu savaşın tek kazananı İsrail’dir” demek basiretsizliğini gösterdi veya bilerek bu hezeyan yüklü cümleyi sarf etti. “İsrail’in Şam’a varmasına 15 km kaldı” diyerek bozgunculuk yapanlar, o 15 km’nin hiç gelmediğini gördüler.

 

Öte yandan Türkiye’nin bu büyük başarısı en büyük etkiyi Gazze’de yaptı ve İsrail’i barışa zorladı. Bu barış, tamamen Suriye’deki muazzam başarının bir devamıdır ve Türkiye’nin büyük zaferidir. Bu zafer Türkiye’nin hanesine “Gazze zaferi” diye eklenmelidir. 

 

Aksi hâlde İsrail, Suriye’de de hâkimiyetini oluşturmadan asla durmayacaktı.

 

Yerinde ve zamanında stratejik hamleleri gerçekleştiren ve bölgemizde İsrail’e geçit vermeyip geri döndüren Türkiye’nin muzafferiyeti, kendisini uluslararası bir aktör konumuna getirmiştir.

 

Bu hamleleri ustaca gerçekleştiren sayın Cumhurbaşkanımızı ve çevresini tebrik ediyorum. Bu hamlelerin değeri zamanla daha iyi anlaşılacaktır.

 

İnşallah Türk ve İslam dünyası da bu büyük zaferin sahibini görür, ABD ve Rusya gibi devletlerin yerine Türkiye’nin etrafında bir hale gibi birleşirler.

 

 

 

     ***

 

 

Yangın ve beyhude konuşmalar!

 

 

Bolu, Kartalkaya kayak merkezindeki Grand Kartal Oteli'nde 21 Ocak’ta çıkan yangında büyük bir facia meydana geldi. Yetmiş sekiz vatandaşımız hayatını kaybetti, elli bir vatandaşımız da yaralandı.

 

Cenazeler ortaya çıkmadan, ölenlerin sayısı bilinmeden, kim olduklarının tespiti yapılmadan her zamanki gibi yine "mesul kim?" tartışması başladı. Neticede bir kez daha mesuller net olarak ortaya konulamadı. Herkes suçu başkasının üzerine atmaya başladı. Sosyal medyada ise herkes karşı partide suçlu aramaya başladı. Oysa yangın veya diğer felaketler geldiğinde hangi partili diye ayırmıyor. Şu acı gerçeği dahi bir türlü idrak edemedik!

 

Gerçekten üzücü bir durum. Ölenler öldü gitti. Artık konuşacak durumda değiller. Yaralı veya sağlam bir şekilde kurtulanlar hadisenin dehşetiyle şoke hâldelerdi. TV’lerde yorumcular ise eksikleri ve nelerin yapılması gerektiğini sabah akşam konuşup durdular.

 

Evet her zamanki felaket sonrası yaşananlar ne hazindir ki aynen devam ediyor. Bir türlü çözüm odaklı düşünülmüyor.

 

Binanın güzel olması için her şey düşünülüyor. Fakat güvenli olmasına hiç bakılmıyor. Belediye veya bakanlık sadece uygunluk kâğıdına bakıyor. Bu kâğıt alındıktan sonra teftişler asla hakkıyla yürütülmüyor.

 

Bir otel yangınında yangın merdivenine ve tüpüne kadar neredeyse her şey eksik olabilir mi? Görevliler en küçük bir yangın hâlinde ne yapacaklarını bilmezler mi? Bu kadar ihmal bir araya gelebilir mi, diyorsunuz...

 

Bu satırlarda birçok kez Turizm Bakanlığı ile Kültür'ün birbirinden ayrılması gerektiğini dile getirdim. Kültürü unutmuş bir kültür bakanından çok bahsettim. Aynı bakan turizm konusunda da sınıfta kaldı. Her yıl turizm sezonunda ilk gelen turistlerle eğlenceler tertiplemek değildir bakanın işi.

 

Öncelikle, Türkiye’nin turizm beldelerinde neler oluyor, neler yaşanıyor, eksikler nedir? Bunları takiple görevlidir. Açıkçası ahşapla kaplanmış bir binada iç kısımda yangın merdiveni ne arar bir türlü anlamadım. Belki betonarme binalar için geçerli olabilir. İçten ve dıştan duvarların ahşapla kaplandığında bu binaya dış yangın merdivenleri neden yaptırılmadı bunun hesabını kim verecektir!

 

Turizm işletmelerinde söz sahibi bakanlık ise onlar denetimi her zaman yapmalıdırlar. Böylesine büyük turizm merkezlerinde felaketlere karşı hiç mi tedbirler düşünülmez? Bugün bir kişinin dahi çalıştırıldığı iş yerlerine, sağlık ve iş güvenliği uzmanı şartı getirilirken binlerce kişinin kaldığı yerlerde bir felaketin yaşanabileceği hiç mi akla gelmez.

 

Osmanlıda, “Padişahım, deniz tutuşsa tedbiri alınmıştır” vecizesi tarihe geçmiştir. Bunlardan hiç mi ibret alınmaz.

 

Misal olarak yurtlar Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır. Dolayısıyla bir bina yurt yapılacağı zaman belediyeden, yapı denetimden, itfaiyeden ve başka ilgili birimlerden uygun raporunu almak durumundadır. Bunlar ilgili sorumlu mercilerdir. Ancak bunları en ince detayına kadar teftiş etmek de Bakanlığın uhdesindedir. Dolayısıyla diğer olur veren birimler ve Belediye yanında Bakanlık da mutlak olarak sorumludur.

 

Elbette bu yangının akabinde sorumlular ortaya çıkacaktır. Fakat görünür sorumluluk Bakanlıktadır.

 

Artık beklentimiz odur ki sorumlular, varsa ihmallerinin hesabını mutlaka versin ve cezalarını çeksinler. İhmali olanlar işten el çektirilsin. Ben böylesine hatalar zinciri sonucu yetmiş sekiz vatandaşımızın hayatını kaybetmesi ile neticelenen vahim bir durum karşısında Turizm Bakanı’nın istifasını beklerdim.

 

Belli ki Kültürü unutmuş olan bu bakan Turizmde de göz boyamaktan başka bir iş yapmıyor. ETS Tur bileti satmakla Ayasofya’nın üst katlarından para kapmakla bu işler olmuyor sayın Bakan!

 

Hükûmetin ise böyle hâllerde suçlular hangi partiden diye asla bir düşüncesi olmamalıdır. İhmal her kimin ise en ağır cezayı uygulamalıdır. Görevden alma ve el çektirmeler birinci adımdır.

 

Aksi hâlde sadece felaketlerin adı değişir. Beyhude ve boş konuşmalar hep devam eder!

 

 

TEFEKKÜR

 

 

Âlemde gam kişiye dem-â-dem gelir gider

 

Âdem mi var ki âlemde hurrem gelir gider

 

                                                      İbn Kemâl

 

(Dünyada keder kişiye anbean gelir gider,

 

İnsan var mı ki âlemde hep sevinçli gelir gider.)

 

 

 

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.
Yalınız Efe25 Ocak 2025 23:34

Sayın Bakan, otelin İl Özel İdaresi'nden onay aldığını söylüyor. Sayın Başkan, Bakanlığa ihbar zorunluluğunun bulunmadığını söylüyor. Bir boşluk var gibi. Yeni düzenleme yapılması lazım.

mustafa durusoy24 Ocak 2025 22:23

Allahu Teala razı olsun ağzınıza ve kaleminize yüreğinize sağlık Dua eder dua beklerim

Rasim Duman24 Ocak 2025 04:47

Yine her zamanki gibi muhteşem tesbitler. Çok tebrik ve teşekkür ediyorum muhterem hocam.