Avrupa Birliği'nde bundan sonra ne olacak?

A -
A +
Avrupa Birliği'nde bundan sonra ne olacak?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'da yapılan Türkiye-AB Troykası Toplantısı'nda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başmüzakereci Egemen Bağış'ın yanı sıra İsveç Dışişleri Bakanı Carl Blindt, AB Devlet Sekreteri Diego Lopez Garrido katılmıştı. UÇURUMUN KENARINDA Avrupa Birliği, "genişleye-yim" ve "derinleşeyim" derken sanki çok derin ve geniş bir uçurumun kenarına gelmiş görüntüsü veriyor. İrlanda'nın ikinci bir referandumla Lizbon Antlaşması'nı onaylamasını, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nin küçük rezervlerini kaldırması izledi. Böylece 2001'de hazırlanmasına karar verilen Avrupa Birliği Anayasal Antlaşması belki yolda ağır bir tren kazasına uğrayarak devre dışı kalmış oldu ama Anayasal Antlaşmanın değiştirilmiş hali sayılabilecek olan Reform Antlaşması'nın hükümleri nihayet işlemeye başladı. Bu çerçevede, AB kendisine bir Başkan bir de Dışişleri Bakanı seçti bile. Şimdi sırada Komisyon'un yeni şekliyle çalışmaya başlaması var. AB, 1993'te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması'ndan bu yana en yapısal ve köklü değişikliğe sahne olurken, AB'nin kurumları çalışmaya devam ediyorlar. Bunlardan biri olan Avrupa Parlamentosu Türkiye ile ilgili yıllık raporunu bu hafta açıklayacak. YİNE BASINA SIZDIRILDI Raporun ana başlıkları -her zaman olduğu gibi- basına sızdırıldı. Siz bakmayın, "Parlamento'nun Türkiye raporunu ele geçirdik" gibi abartılı gazete başlıklarına. Bu rapor bizzat hazırlayanlar tarafından sızdırılmasa, Brüksel'deki muhabirler acaba bunu nasıl ele geçirebilirler ki? Hem, geçen sene de, ondan önceki sene de, "bu raporu ele geçirdik" başlıkları atıldığına göre, AB tarafı acaba her sene aynı "açığı" nasıl veriyor da, rapor resmen açıklanmadan evvel birileri tarafından ele geçirilebiliyor? Belki AB işlerine ağırlık vermeye başladığımız 2000'lerin başında bu türden haberleri heyecanla okuyorduk. Ama Türkiye'nin aday ilan edilişinin tam 10. yıl dönümünü idrak ettiğimiz Aralık 2009'da, Brüksel'den bildirenlerin biraz daha pırıltılı başlıklar atmalarını bekler kıvama geldik. Eğer 1957'de imzalanan Roma Antlaşması'ndan beri şaşmadan devam eden döngü bundan sonra da sürerse, AB'nin önümüzdeki dönemde genişleme sürecine daha fazla ağırlık vermesi icap ediyor. Zira her "derinleşme" (AB'nin kurumsal yapısının ve/veya politikalarının üyeler arasında yapılan antlaşmalarla değiştirilmesi) adımı, bugüne kadar hep bir genişleme dalgasınca takip edilmiş. Ya da, her genişlemenin peşi sıra bir derinleşme hamlesi yaşanmış. Toplam 12 ülkenin AB'ye üye olduğu beşinci ve altıncı genişleme dalgalarının başarıyla tamamlanmasından sonra, AB nihayet beklenen reformunu da gerçekleştirdi. Dolayısıyla tekrar genişlemeye hız mı verilecek? İşte bu soruya kolayca "evet" diyebilmek mümkün değil. Çünkü hem son genişlemenin getirdiği sorunların tam olarak çözülmesi söz konusu olmadı, hem de Reform Antlaşması'nın nasıl işleyeceği test edilmedi. Yani, yeni üyelerin olduğu kadar, yeni kurumsal yapının da -AB'nin çok sevdiği tabirle- "hazmedilmesi" gerekiyor. Peki bu ne kadar süre alır? Bunu kestirmek mümkün değil. Devam etmekte olan küresel ekonomik kriz, başta yeni katılanlar olmak üzere, AB ülkelerini zannedilenden daha derin etkiledi. Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan ve Romanya'da ekonomik göstergeler içler acısı. Eski üyelerden Yunanistan'da işsizliğin ve enflasyonun artması ile ekonominin küçülmesi alarm çanlarının çalmasına yol açtı. Kriz ilk başladığında, "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" yaklaşımıyla zor durumda olan üyelerinin yardımına son derece cömert mali yardımlarla koşan nispeten daha iyi durumdaki ülkelerde yavaş yavaş, "Her koyun kendi bacağından asılır"; "Önce can, sonra canan" diyenlerin sayısında da artış gözleniyor. AB'nin "lokomotif" ülkelerinin arasındaki görüş farklılıklarının ne denli derin olduğu, AB'nin ilk Başkan'ı ve Dışişleri Bakanı olarak seçilen isimlerin silikliğinden de belli. Siyasi başarıları ve karizmatik kişilikleriyle AB'ye yeni bir vizyon kazandırabilecek isimler dururken, Türkiye karşıtlığı müseccel Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy'un Başkanlığa seçilmesi, "büyükler ancak küçük bir isim üzerinde anlaşabildiler" diyenleri haklı çıkarmıyor mu? Ya ülkesi İngiltere'de dahi tanınmayan Barones Catherine Asthon'un Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturtulmasına ne demeli? 12 yıldır Javier Solana tarafından yürütülen görevin daha kapsamlısını üstlenen Lady Asthon, şimdiden Solana'nın isminin bile gölgesinde kaldı. Avrupa Birliği, "genişleyeyim" ve "derinleşeyim" derken sanki çok derin ve geniş bir uçurumun kenarına gelmiş görüntüsü veriyor. 1970'lerin ortalarında, dünyadaki ekonomik durumun da etkisiyle yaşadıkları büyük bunalımı yıllar süren çabayla aşmış oldukları için, Brüksel'in bugünkü zor şartların da üstesinden geleceğini düşünenlerin sayısı az değil. Ama ne dünya 1970'lerdeki dünya, ne de Avrupa Birliği 1970'lerdeki 9 Batı Avrupa ülkesinin, sağlıklı işleyen bir ortak pazar kurmaya matuf birlikteliği. Brüksel'de orta vadeli geleceğe bakıp karamsar olmak için de çok sebep mevcut. Kimsenin ileriye dönük sağlıklı kestirimde bulunamadığı bu ortamda Türkiye'nin, hâlihazırda zaten siyasi sebeplerle son derece yavaşlamış olan müzakere sürecinin ivme kazanması mümkün olabilir mi? Cevap çok net: Hayır. Kıbrıs adasında devam etmekte olan toplumlar arası görüşmeler herkesi tatmin eden bir neticeye ulaşsa, Ada "birleşse", Türkiye "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni" resmen tanısa ve Ankara Anlaşması'na ek protokolü eksiksiz olarak bu ülkeye uygulasa bile, müzakerelerin süratleneceğini söylemek -dışsal faktörlerin ağırlığı sebebiyle- mümkün değil. Hoşumuza gitsin veya gitmesin, ister "taahhütlerini yerine getirmek zorundalar" diye sızlanalım, ister "bunlar zaten hep böyle yapar" diyerek kızgınlığımızı dışa vuralım, AB'nin uzunca bir süre Türkiye'ye ayıracak vakti yok. ZİHNİYET DEĞİŞİKLİĞİ ŞART Brüksel'den kısa süre içinde bir yeşil ışık gelmeyeceğine göre ne yapmalı o zaman? Bugüne kadar yapmamız gerekip de, hep ertelediğimiz şeyi yapmalıyız. Hazır Türk dış politikasında ezberlerden kurtulmak için parametre değişikliklerine giderken, AB konusunda da zihniyet değişikliğine gitmeliyiz. AB üyeliğinin bir amaç değil, sadece bir araç olduğunu artık kavramalıyız. Asıl hedeflerin sorunsuz işleyen bir demokratik düzen, istikrarlı bir ekonomi, müreffeh ve çağdaş bir toplum olduğunu akılda tutarsak, bu hedeflere ulaşmak için, AB müzakere süreci işlesin veya yavaşlasın, kararlı adımlar atmaya devam edersek, o zaman AB üyeliğinden beklentilerimizi, üye olmadan da karşılayabileceğimizi unutmayalım. Daha iyiye doğru dönüşmek istiyorsak, bunu Brüksel değil, Ankara yapacak.
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.