Putin'in Ankara ziyareti sırasında, başta enerji projeleri olmak üzere 20 adet ikili anlaşma imzalandı.
Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin'in Ankara'ya gerçekleştirdiği bir günlük çalışma ziyareti sırasında, aralarında enerjiyle ilgili dev projelerin de bulunduğu 20 ikili anlaşmanın imzalanmasının Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkilerinde soğukluk yaşandığı şeklinde yorumlanması son derece yanlıştır. Her nedense, Türkiye ne zaman stratejik konumunu güçlendirecek, dış politikada elini rahatlatacak yeni bir açılım içine girse, Soğuk Savaş'ın 20 yıl önce sona erdiğinde hâlâ bihaber olan bazı atgözlüğü takmış zevat kıyameti koparmaya yeltenir. İran'la bir anlaşma yaparsanız, bu zevata göre "Türkiye'yi Batı'dan koparmaktasınız"dır. Suriye devlet başkanıyla, cumhurbaşkanımız kameralar önünde gülümseyivermesinler, hemen "ABD'nin terör listesinde olan bir ülkeyle, nasıl kol kola girersiniz?" yaygarası başlar. Orta Doğu'da çatışan tarafları barış masasına mı oturtmak istiyorsunuz, bunlar "Türkiye'nin ABD'nin onayı olmadan, boyundan büyük işlere kalkıştığı" iddiasını ortaya atarlar. Bu tepki hiç şaşmadan, aynı kuruluşlarda çalışan, aynı kişilerin ağzından yıllardır papağanvari tekrarlanır durur.
İDDİALAR, İDDİALAR...
Bu sefer de böyle oldu. Önce, Amerikan siyasetindeki ağırlıkları Obama'nın iktidara gelişiyle sarsılan Yeni Muhafazakârlara (Neo-Conlar) yakın bazı düşünce kuruluşlarında çalışan Türk vatandaşı "uzmanlar", "Türkiye, Batı yanlısı klasik dış politika anlayışını terk ediyor. Yüzünü Doğu'ya dönüyor" iddiasını ortaya attılar. Hemen arkasından da, düşünmek yerine, Amerikan yayınlarını tercüme edip gazetelerine aktarmayı tercih eden "her konunun uzmanı" köşe yazarlarımızdan bazıları aynı minvalde yazılar kaleme aldılar.
Her seferinde içimden, "Ey, başlarını kuma gömmüş deve kuşları artık uyanın" diye seslenmek geçer, bu türden değerlendirmeleri okuyunca. Uyanın ve farkına varın: Ne dünya Berlin Duvarı'nın yıkılmasından önceki, ideolojik bölünme temelli iki kutuplu atmosferi yaşıyor, ne Rusya'da Lenin'e tapan, Stalin'i seven komünistler iktidarda, ne de Türkiye eskilerin tek kaynağa göbekten bağlı, Washington'dan icazet gelmeden dış politikada parmağını kımıldatamayacak Türkiyesi. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle eski dünya düzeni yıkıldı. 20 yıl süren bir geçiş döneminden sonra, bugün 21. Yüzyılın küresel sistemi inşa ediliyor. Bu inşa sürecine aktif biçimde katılmaya çalışan Türkiye'nin, milli menfaatlerimizi geliştirerek geleceğe taşımak maksadıyla, Rusya'dan Afrika'ya geniş bir yelpazede bütünleşik bir dış politika izlemesinden daha tabii ne olabilir?
Bütünleşik dış politika tabirinden kastım, ikili ve bölgesel ilişkiler geliştirilirken, atılan her adımın, bir önceki ve bir sonrakiyle koordineli halde bulunması, birbirini köstekleyici değil, destekleyici mahiyette olmasıdır. Rusya ile yapılan anlaşmaları da bu çerçevede ele almak icap eder.
Gelelim Rusya ile yakınlaşmanın AB ile ilişkilere zarar verip vermeyeceği konusuna. Önce şu noktanın farkına varmamız gerekir: Türkiye AB üyesi bir ülke değildir; yakın gelecekte de AB'ye üye olması beklenmemelidir. Dolayısıyla, henüz müzakerelere devam eden, ilerlemesi gereken upuzun bir yol bulunan "aday ülke" olarak, Türkiye'nin şimdiden AB üyesiymiş gibi, dış politikasını Brüksel'le senkronize etmesinin hiçbir makul gerekçesi yoktur. Kaldı ki, AB üyesi ülkeler bile, dış politika ve savunma konularında, birbirlerinden çok farklı tutum ve davranışlar içine girebilmektedirler. Zira bu iki alan AB'nin ortak politika alanlarından değildir. Bu iki alanda, tüm ülkeler için bağlayıcı olan, Brüksel'de üretilen ve tüm üyelerce uygulanan bir müktesebattan bahsedemeyiz. Diğer taraftan, başta Almanya ve İtalya olmak üzere AB'nin lokomotifi sayılabilecek birçok Avrupa ülkesi, Rusya ile Türkiye'ninkinden çok daha yoğun bir ekonomik ve siyasi ilişki içindedir.
Hal böyle iken, Rusya ile iş birliğine itiraz edenlerin perde gerisinde tuttukları gerekçeleri ne olabilir? Bunları iki başlık altında tasnif etmek mümkündür:
ALTERNATİF DEĞİL...
Birinci gruptakiler, atılan her yeni adımı, sanki AB üyeliğinden ümidini kesmiş Türkiye'nin alternatif arayışıymış gibi yorumlayanlardır. Hâlbuki tam tersine, Türk ekonomisinin güçlenmesi, Türkiye'nin komşularıyla ve bölge ülkeleriyle arasındaki sorunları olabildiğince çözmesi, AB üyeliğini zorlaştırmaz, kolaylaştırır. Zaten, AB'nin katılım ortaklığı belgelerinde ve ilerleme raporlarında Türkiye'den istediği de bu değil midir? Elbette, AB ülkeleri kendi enerji güvenliklerini öncelikle düşüneceklerdir. Ama AB üyesi olmamış Türkiye'nin, kraldan fazla kralcı olmasının, kendi menfaatlerinden önce "acaba AB'ye nasıl hizmet edebilirim?" diye düşünmesinin hiçbir anlamı yoktur.
İkinci gruptakiler ise maalesef kötü niyetlilerdir. Bunlar Türkiye'nin bağımlılıktan kurtulmasını, kendi ayakları üzerinde durabilen bölgesel bir güç olmasını arzu etmezler. Dolayısıyla, Türkiye'nin hayrına olabilecek her türlü girişim, kimden gelirse gelsin, engellenmelidir. Bunlar Türkiye'nin AB'ye üye olmasına da karşı çıkarlar, dışarıdan yönlendirmenin önünü alabilecek yenilikçi buluş ve açılımlara da.
Dünya dengeleri değişmeye devam ediyor. İdeolojik kalıplardan arındırılmış, iktisadi ve sosyo-kültürel üstünlüğe dayalı yeni bir güç mücadelesinin kuralları oluşuyor. Bu hassas dönemde atılacak her türlü akıllı adım, gelecek yıllardaki küresel tabloda Türkiye'nin yerinin sağlamlaşmasına o kadar hizmet edecektir.