Türkiye Doğu'ya mı yöneliyor?

A -
A +
Türkiye Doğu'ya mı yöneliyor?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta resmî, ziyaret için gittiği İran'da Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'la bir araya geldi. Bir süredir yabancı basında, tek merkezden yönlendirildiğine şüphe bırakmayacak kadar sistematik bir şekilde, Türkiye'nin Batı bağlantısının zayıfladığı, güvenilir bir müttefik olmaktan çıktığı, ABD'nin düşmanı olan İran'la yakınlaşmaya başladığı gibi bazı haber ve yorumlar yer almaya başladı. Önümüzdeki günlerde bu tür haberlerin sayısında bir artış görülebilir. Dahası, kendi başlarına düşünmek, dünyaya Türkiye'den bakmak yerine, yabancı basını tercüme etmeyi alışkanlık haline getirmiş, uluslararası ilişkileri Washington, Tel Aviv ve Brüksel gözlüğüyle okumayı marifet sayan bir kısım dış politika uzmanımız da benzer görüşleri dile getiriyorlar. Türkiye'nin doğusundaki komşularıyla son dönemde eskiye nazaran daha sıkı bir ilişki içine girdiğini inkâr etmek mümkün değildir. Gerçekten de, Suriye, Irak, İran gibi sınır komşularımız, Arap dünyası ve Pakistan gibi ülkelerle mevcut ilişkileri bilhassa ekonomik alanda daha ileriye taşımaya matuf yoğun bir çalışma vardır. Yapılması gereken, bu vakıayı tespit ettikten sonra, "neden?" diye sormaktır. FELAKET SENARYOLARI Yurt dışındaki yabancı Türkiye uzmanları ile "Türkiye'nin gerçeklerine yabancı" yerli uzmanların temel hatası bu noktada düğümleniyor. "Neden?" sorusunu sorup da cevaplamak yerine, "Türkiye Doğu'ya kayıyor" yazıp, sonra da bunun "ne kadar kötü bir gelişme" olduğunu dile getirdikleri felaket senaryoları yazmaya girişiyorlar. Üstelik Türk Dış Politikasında yaşanmakta olanları sadece bir bölümünü görüp, diğer gelişmelere tamamen gözlerini kapatıyorlar. "Doğu'ya kayan" Türkiye'nin Balkanlar'da işi ne? Türkiye, Bosna Hersek'le, Sırbistan'la da Suriye'yle olana benzer bir düzeyde güçlendirilmiş ilişki kurmaya çalışmıyor mu? Bugün "Batı bağlantımız zarar görüyor" diye haber başlığı atanlar, çok değil sadece bir ay evvel Rusya'yla imzalanan enerji anlaşmalarını "Tarihi adım", "Rusya'yla stratejik iş birliği" gibi manşetlerle öve öve bitiremeyenler değil mi? Ya Afrika'da yeni büyükelçilikler açılmasına ve Latin Amerika ülkeleriyle sıcak temaslara ne demeli? Türkiye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin geçici üyeliğine seçildiğinde, bu durumu menfi gören hiç kimseyi hatırlamıyorum. Son olarak, AB ilerleme raporunda yer alan tüm eleştirilere rağmen, raporun genelinde AB'nin Türkiye'ye "olumlu not verdiğini" söyleyenler de aynı kalemler değil mi? Tek başına Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerilmesi, Türkiye'nin "Doğu'ya kaydığı" hükmünü çıkartmaya yeter mi? Eğer, yazının başında altını çizdiğim "tek merkez" orasıysa, bu yazılanlara şaşıracak hiçbir şey yok. At sahibine göre kişner. Haritayı açın, bakın. Bulunduğu coğrafi alan itibarıyla, Türkiye gibi bir ülkenin "tek yönlü" bir dış politika izlemesi mümkün mü? Doğrudur; dünyanın iki ideoloji arasında bölündüğü Soğuk Savaş yıllarında, Türkiye ABD'nin kutup liderliğini yaptığı blok içinde yer almış ve on yıllar boyunca ABD'ye endeksli politikalar izlemişti. O dönemde bile, kutup lideriyle çıkar çatışması içine girdiği dönemler olmadı mı? Johnson Mektubu, Haşhaş Krizi, Kıbrıs Harekâtı dolayısıyla gelen silah ambargosu bu dönemde gerçekleşti. Soğuk Savaş'ın bitişinin üzerinden 20 yıl geçti. Bugün sözünü ettiğimiz "Batı" neresidir? Küreselleşme çağında, "Doğu" ve "Batı" ayırımını hangi ideolojik kavramları kullanarak yapıyoruz? Bir adım daha öteye gideyim: Bugün "Doğu" ve "Batı" kaldı mı? Hastalıklı müsteşrik (orientalist) zihinlerin ürünü olan "cüzamlı, haz düşkünü, güvenilmez ve az gelişmiş Doğu" imgesi çoktan demode olmadı mı? Tıpkı aynı zihinlerin imal ettiği "Dünyaya hükmetmesi eşyanın tabiatı gereği olan, gelişmiş Batı" imajının küreselleşme dalgalarının tahribatına maruz kalması gibi. Türkiye hem bulunduğu coğrafyanın hem de tarihî müktesebatının kendisine yüklediği zorunluluklar sebebiyle, çok yönlü bir dış politika izlemek durumundadır. Avrupa Birliği üyelik hedefinden sapmak elbette düşünülemez. Türkiye pek tabii, NATO'nun güçlü ve önemli bir ülkesidir. ABD ile hem Avrupa siyaseti, hem de Orta Doğu ve Kafkasya-Orta Asya stratejileri açısından kolay kolay ikame edilemez bir iş birliği vardır. Ama Sarkozy-Merkel ikilisinin lokomotifi olduğu "imtiyazlı ortaklık" savunucularının hâkim oldukları Avrupa Birliği "soğuk bakıyor" diye, gözlerini dünyanın geri kalanına kapatacak değildir. ABD dış politikası, aklı başında Amerikalı stratejistlerin de en sert şekilde eleştirdikleri gibi, İsrail lobisinin etkisinde diye, Türkiye Orta Doğu'da "ABD'yi küstürmemek" adına, kendi çıkarlarının gerektirdiği hamleleri yapmaktan geri duracak da değildir. Öte yandan, dış politikayla iç politika arasında iki yönlü bir etkileşim mevcuttur. Her iki alan da birbirini doğrudan etkiler. Hükümetler, bazen iç politik kazanımlar elde etmek için dış politikada "ince ayarlar" yaparlar. Bazen de, dışarıda izlenen siyasetin sonucu olarak, iç politikada bazı sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu durum tüm demokratik ülkeler gibi Türkiye'de de böyle işlemektedir. Söz konusu olan ister ABD ister Türkiye olsun, eğer hükümetler, dışarıyla yakın bağlantısı olan bir grupla çatışma içine girerse, o hükümete karşı dışarıdan güçlü bir baskı gelmesi söz konusu olur. Benzer bir durum, bir devletin izlediği dış politikasında başka bir devletin çıkarlarına aykırı bir tutum takınması durumunda da ortaya çıkar. LOBİLERİN ETKİSİ Çıkarları zedelenen ülkeyle yakın ilişkisi olan içerdeki gruplar -ki bunlar genellikle etnik lobiler, ekonomik ve ticari çevrelerdir- yönetime karşı ağır bir eleştiri sürecini işletmeye başlarlar. Bill Clinton'ın ABD Başkanlığının ikinci döneminde, Orta Doğu Barış Sürecini işletebilmek için Benyamin Netanyahu'nun başbakan olduğu İsrail'e baskı yapması üzerine, ABD'deki Musevi Lobisinin Demokratlara olan desteğinin azalması, 2000 seçimlerinde George W. Bush'un başarılı olmasının arkasında yatan önemli bir faktördür. Türkiye komşularından başlayarak bölgesinde güvenilir, sağlam ve çok boyutlu ilişkiler geliştirdikçe, geleneksel müttefikleriyle olan yakınlığı zarar görmeyecek, tam tersine duygulardan arındırılmış, karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan daha rasyonel temellere oturacaktır. Müttefikleriyle, komşuları arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin bölgesel ve küresel açılımlar yapması mümkün değildir. Sıkışıklıktan çıkmanın şartları ise cesaret, feraset ve geniş bir vizyona sahip olmaktır. Türk Hariciyesinde bunların tamamı ve fazlası vardır.
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.