Türkiye-İsrail ilişkilerinde geleneksel olana dönüş

A -
A +
Türkiye-İsrail ilişkilerinde geleneksel olana dönüş
Yahudilerin en önemli dinî günü sayılan Yom Kıppur (kefaret günü) öncesinde bazı aşırı sağcı Yahudilerin Harem-i Şerif bölgesi içindeki El-Aksa Camii içine girme teşebbüsleri sırasında gerginlik yaşandı. Arapların girişine büyük ölçüde kapanan eski kente binlerce Yahudi aktı. İsrail'in Petah Tikva kentinde Ermeni soykırım iddialarını yansıtan bir anıtın açılmasına izin verilmesi, Mescid-i Aksa'nın İsrail askerlerince kuşatılmasına Türkiye'nin tepki göstermesi, Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail'in katılımının iptal edilmesi, Türkiye'nin devlet televizyonunda yayınlanan bir dizinin konusuna İsrail Hükümeti'nin tepki göstermesi, Türkiye ve İsrail dışişleri bakanlıklarının karşılıklı olarak yaptıkları sert açıklamalarla, iki ülke arasındaki ilişkiler son 3 hafta içinde iyice gerildi. Gerginliğin suni olduğunu, aslında bir erken seçim hazırlığında olan Hükümetin, Türk kamuoyunda Gazze olaylarından beri üst seviyeye çıkmış olan İsrail karşıtlığından istifade etmek için kontrollü olarak ilişkilerin yoğunluğunu azalttığını söyleyenler olduğu kadar, olup bitenlerin Hamas yetkililerinin Ankara'yı ziyaret etmeleri ve "One Minute" olayı ile ilişkilendirip, Türk Dış Politikasında bir eksen değişikliğinin habercisi olduğunu söyleyenler de var. GERGİNLİK 1948'DEN BERİ VAR Hâlbuki İsrail'in kurulduğu 1948'den bu yana, Türkiye'nin bu ülkeyle siyasi ve ekonomik ilişkilerinin gelişimine baktığımızda, bugün yaşanmakta olanların şaşılacak hiçbir yanı olmadığını görürüz. Kısacık bir tarih turu yapıp, benzer durumları hatırlayalım: İsrail 1956'da Mısır'a saldırınca, Türkiye Tel Aviv'deki diplomatik temsilcisini geri çekti; Ankara'daki İsrail temsilcisinin de gitmesini istedi. 1969'da Mescid-i Aksa'nın kundaklanması sonrasında Türkiye İslam ülkelerinin toplantısına dışişleri bakanı seviyesinde katılarak, İsrail'i kınayan grupta yer aldı. 1975'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun, siyonizmi, ırkçılıkla eş tutan kararına olumlu oy verenler arasında Türkiye de vardı. İsrail Kudüs'ü ilhak ettiğini açıklayınca, Türkiye 1980'de Kudüs Başkonsolosluğu'nu kapattı. Tel Aviv'deki temsilciliğini ise ikinci kâtiplik seviyesine düşürdü. 1987'de "İntifada" başladığında, İsrail askerlerinin Filistinli sivillere yaptığı muamele, devlet televizyonunda bütün açıklığıyla gösterildi. Mart 2001'de İsrail'in başlattığı Gazap Üzümleri operasyonu sırasında yüzlerce Filistinli sivilin ölümü üzerine, dönemin Başbakanı, partisinin grup toplantısında, İsrail'in yaptığının "soykırım" olduğunu söyledi. İsrail'in Türkiye tarafından diplomatik olarak tanındığı 1949 sonundan itibaren, iki ülke arasındaki ilişkiler hep inişli çıkışlı oldu. Türkiye, bu ülkeye karşı tutumunu belirlerken, her zaman Arap ülkeleriyle olan ilişkilerini de dikkate aldı. Bir denge politikası izlemeye çalıştı. Diplomatik ilişkilerini hiçbir zaman kesmedi ama İsrail'le çok güçlü bir ittifak ilişkisi içine de girmekten uzak durdu. DENGE POLİTİKALARI 1990'ların ortasında, Türkiye'nin bu gelenekselleşmiş yaklaşımında İsrail lehine bir durum ortaya çıktı. İki ülke arasında Askerî İşbirliği ve Serbest Ticaret Alanı Anlaşmaları yapıldı. Aslında bu durum, dönemin şartları sebebiyle Türkiye'nin uzun yıllardır sürdürdüğü denge politikasından bir sapmaya işaret ediyordu. Özellikle askerî ilişkilerdeki olağanüstü yakınlaşma, bölge ülkelerinin çoğu tarafından eleştirildi. Türkiye'nin o yıllarda İsrail'e yakınlaşmasına yol açan ögeler neydi? Bir kere, güney komşumuz Suriye 1980'lerin sonundan itibaren PKK terör örgütüne çok açık bir destek vermekteydi. Örgütün lideri Şam'da kalmakta, PKK militanları ise Suriye'nin denetimindeki Bekaa Vadisi'nde eğitilmekteydi. Türkiye'nin sürekli uyarılarına rağmen Hafız Esad yönetimi bu tutumundan vazgeçmiyordu. İkinci olarak, insan hakları ihlallerini ve Kıbrıs meselesini bahane eden Batılı ülkelerin çoğu Türk ordusunun ihtiyacı olan modernizasyon konusunda destek vermeyi kesmişlerdi. Türkiye'ye silah satışını şarta bağlamışlardı. Üçüncüsü, Ermeni lobisi ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde Türkiye karşıtı güçlü bir kampanya başlatmış, soykırım iddialarını birçok ülkenin parlamentosundan geçirtmeye çalışıyordu. Dördüncüsü, Türkiye'de bazı tanınmış kişilerin bir dizi suikastla öldürülmesinin ardında, kendi rejimini ihraç etmek isteyen İran olduğu yönünde güçlü delillerin bulunduğu söyleniyordu. ABD, İran ve Irak'a karşı "çifte çevreleme" politikası uyguluyor, bölgedeki müttefiklerinin bu iki ülkeye karşı iş birliği yapmalarını teşvik ediyordu. ORTA DOĞU'DA BARIŞ SÜRECİ Beşincisi, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin'in 1993'te Oslo Anlaşması'nı imzalamalarıyla, Orta Doğu Barış sürecinde umutlu bir döneme girilmişti... Bütün bunları bir araya getirdiğimizde dönemin Türk hükümetleri, Suriye'yi terörizme destekten vazgeçirmek, gerekirse cezalandırmak; Batılı ülkelerin engel olduğu silah modernizasyonunu gerçekleştirebilmek; Ermeni lobisini dengeleyecek dost bir lobinin desteğini alabilmek ve İran rejimine Türkiye'nin bölgede yalnız olmadığı imajını verebilmek gibi düşüncelerle İsrail'le yakınlaşma kararı aldılar. Orta Doğu Barış süreci çerçevesinde Filistinlilerle İsraillilerin çözüm yönündeki ortak adımları da, Türkiye'nin bu kararını kolaylaştıran bir faktör oldu. Askerî İşbirliği Anlaşması'nın 1996'da imzalanmasından bu yana köprünün altından çok sular aktı. İsrail'le ilişkilerin tarihte hiç görülmemiş ölçüde artmasını sağlayan şartlar bir ölçüde ortadan kalktı. 10 yıl önce savaşın eşiğinden dönen Türkiye ve Suriye, bugün karşılıklı olarak vize uygulamasını kaldırıyor; ekonomik entegrasyondan söz ediyor, ortak askerî tatbikat planları yapıyor. Türk ordusunun modernizasyonu için açılan ihalelere Rusya'dan, Çin'e birçok ülkenin şirketleri, hiçbir ön şartları olmadan katılıyorlar. Irak'ta Saddam Hüseyin dönemi çoktan sona ermiş; İran ise rejim ihracı politikasından vazgeçmiş durumda. Ermeni iddialarının ABD'nin gündeminden düşürülmesinin Musevi lobisinin desteğiyle olamayacağı bugün ortaya çıkmış durumda. BARIŞA DUVAR ENGELİ Üstelik Orta Doğu Barış Süreci de büyük ölçüde tahrip edildi. 2000'de başlayan ikinci intifada, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Filistinlilere karşı uyguladığı "suikast politikası"; Filistin topraklarını bölen "duvar" inşası; 2006'daki Lübnan savaşı; 2008 sonundaki Gazze operasyonu ve İsrail'de sertlik yanlısı Binyamin Netanyahu'nun hem de "Filistinliler bu topraklardan tamamen çıkarılmalı ve Ürdün'e gönderilmeli" diyecek kadar çözüme uzak duran Evimiz İsrail Partisi lideri Avigdor Liberman'la koalisyon yaparak başbakanlık koltuğuna oturması gibi gelişmeler, bölgede kapsamlı ve kalıcı bir barışın teminini iyice zorlaştırdı. Türkiye-İsrail ilişkilerinde bugün yaşanmakta olanlar aslında ilişkilerin tekrar geleneksel boyutuna dönmesi olarak izah edilebilir. "Karşılıklı sert açıklamalar" şeklindeki haberler kimseyi yanıltmasın. Unutmayalım, burası Orta Doğu; "sert olmayan" açıklamaların garipsendiği bir coğrafyada bulunuyoruz. ABD her iki ülkenin de müttefiki olduğu sürece, ne Türkiye, ne de İsrail birbirleriyle ilişkilerinden tamamen vazgeçebilir. Ama bir daha 1996-2002 dönemindekine benzer düzeyde bir ilişki beklemek de yakın dönem için mümkün gözükmüyor.
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.