BATI'DAN UZAKLAŞMA İDDİALARI
Türkiye'nin, bütün ülkelerle arasındaki problemleri çözerek, siyasi ve ticari ilişkilerini artırması sebebiyle, bazı çevreler "Türkiye Batı'dan uzaklaşıyor" gibi saçma iddialar ortaya atıyor. Başbakan Erdoğan'ın Rusya Başbakanı Putin ile zaman zaman bir araya gelmesi de benzer eleştirilere yol açıyor. Davos'taki Erdoğan-Putin görüşmesinde Babacan da hazır bulunmuştu.
Yaz aylarından itibaren hız kazanan Türkiye karşıtı lobi yabancı basın organlarında boy göstermeye devam ediyor. Türkiye'nin bölgesinde izlediği diplomasiden rahatsız olanların eleştirilerinin dozunun giderek artacağı değerlendirmesini daha önce yapmıştım. Ama eleştirilerin boyutlarının "saçmalık" mertebesine ulaşacağını doğrusu tahmin edememiştim. "Türkiye'yi, Batı'dan uzaklaşıp, İran ve Suriye'ye yakınlaşmakla" itham edenler, "İsrail'e ilişkilere mesafe konulmasının Batı'nın çıkarlarına aykırı olduğunu" söyleyenler, "Rusya'yla bu kadar kapsamlı bir ekonomik iş birliği yapılmasının Washington tarafından endişeyle izlendiğini" söyleyenler vardı. Bu kez, "Türkiye'nin Batı'dan uzaklaştığı, hatta Batı'nın düşmanlarıyla beraber olduğu, böyle bir ülkenin NATO üyeliğinin sorgulanmaya açılması gerektiği" şeklinde bir düşünce yavaş yavaş olgunlaştırılmaya başlandı.
GÖRÜŞ AYRILIKLARI
Kuşkusuz, "böyle saçmalık olur mu? Türkiye 1952'den beri NATO'nun üyesi. İttifak'a, Kosova'dan Afganistan'a; Aden Körfezi'nden Bosna'ya çok büyük katkılar sağlıyor. Kimsenin gücü Türkiye'yi NATO'dan çıkartmaya yetmez" diyenleriniz çoğunluktadır. NATO'yu kuran Kuzey Atlantik Antlaşması'nda üyelikten çıkarma ya da üyeliğin askıya alınması gibi bir düzenleme yapılmadığından, zaten teknik olarak da, Türkiye'nin İttifak'ın dışına itilmesi mümkün değil. Türkiye'nin NATO üyeliğini sorgulamaya açmaya çalışanlar da bu durumu pekâlâ biliyorlar. Maksat, Ankara'yı NATO'dan çıkartmak değil, "Batı çıkarlarını rahatsız ettiği" söylenen dış politika açılımlarından vazgeçmesini sağlamak. Bunların başında da İsrail ve İran'la olan ilişkiler geliyor.
Nitekim "NATO'dan çıkarılma" saçmalığını gündeme getiren David Schenker'in çalıştığı kurum olan Washington Enstitüsü, ABD'deki İsrail lobisine ve sekiz yıl boyunca dünyanın başına bela olan Yeni Muhafazakâr politikacılara ve bürokratlara yakınlığıyla biliniyor. Bu "think tank" bünyesinde hazırlanan ve zaman zaman basınımızda da yer alan Türkiye ile ilgili rapor ve makaleleri dikkatli bir analize tabi tuttuğumuzda, istisnasız tüm yayınların tutucu İsrail Sağ'ı ve Amerikan Yeni Muhafazakârlarının düşünceleriyle bire bir örtüştüğünü görmek bizi şaşırtmadı. Önceki yıllarda Türk siyasetçilerinin ve devlet adamlarının Washington'a yaptıkları ziyaretlerde bir konuşma yapmak için mutlaka uğradıkları yerler arasında yer alan bu kuruluşun artık bu türden üst düzey ziyaretçilerinin olmaması, biraz da niteliğinin ve misyonunun ortaya çıkmasıyla ilgili.
Tüm NATO üyelerinin, dünyadaki tüm gelişmelerle ilgili olarak tek tip bir görüşe sahip olduklarını söylemek imkânsız. Kurulduğu günden bu yana İttifak'ın üyeleri arasında, zaman zaman çatlamalara yol açan derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı. Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle, nükleer konularda ABD'nin güdümüne girmemek için ülkesini 1966'da İttifak'ın askeri kanadından çıkartmıştı. 1999'da Kosova operasyonu sırasında Yunanistan, kendi hava sahasını Belgrad'ı bombalayan NATO uçaklarına kullandırtmamıştı. 2003'teki Irak harekâtına Fransa ve Almanya destek vermezken, İspanya, Polonya ve İngiltere ABD'yle birlikte "İstekliler Koalisyonu"nun içinde yer almışlardı. Jacques Chirac'la George W. Bush arasındaki gerilim bir nevi restleşmeye dönüşmüş ama kimse Fransa'yı NATO'dan çıkartmayı önermemişti.
KIBRIS VE FÜZELER
Türkiye de, tıpkı birçok başka ülke gibi, İttifak'ın politikalarına ilişkin kendine özgü görüşlerini NATO platformlarında dile getiriyor. Bazen kendi ulusal çıkarları gerektirdiği için, diğer tüm üyelerin görüş birliği ettiği konularda bile direnebiliyor. Mesela, AB üyesi NATO müttefiklerinin yıllardır sürdürdüğü Kıbrıs Rum Kesimi'ni, NATO imkân ve kabiliyetlerinin kullanıldığı Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) operasyonlarına dâhil etme yönündeki ısrarlı girişimlerine, Ankara da aynı derecede ısrarlı biçimde karşı çıkıyor. Ada'da iki tarafça da onaylanan adil bir çözüm olmadan buna izin vermeyeceğini dile getiriyor.
İkinci bir görüş farklılığı, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirilmekten vazgeçilen Amerikan füzelerinin, "NATO ülkelerinin savunulması" konsepti içine sokularak Türkiye'ye yerleştirilmek istenmesi üzerine ortaya çıktı. Türkiye, kimi kimden koruyacağı pek belli olmayan ve Rusya'nın büyük tepkisini çeken söz konusu füzelerin kendi topraklarına yerleştirilmesine sıcak bakmıyor. Türkiye'ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri dolayısıyla çıkan 1962'deki Küba Krizi sırasında en yakın müttefikinin kendisini nasıl yüzüstü bıraktığı hâlâ hafızalardayken, Ankara'nın meseleye bu kadar temkinli yaklaşmasını da anlayışla karşılamak gerekiyor.
Üçüncü olarak, İsrail'in, Türkiye'nin isteğiyle Akdeniz'deki bir NATO tatbikatının dışında bırakılması da, NATO müttefikleriyle yaşanan bir ayrışma olarak takdim ediliyor. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimin bir parçası olarak değerlendirilebilecek bu hususu, Türkiye ile NATO arasında derin bir çatışma unsuruymuş gibi algılamak yanlış. Türkiye'yi bundan dolayı suçlayanlar, geçen hafta ABD'yi ziyaret eden İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile -bugüne kadarki tüm gelenekleri altüst edip- basın önünde ikili bir fotoğraf bile çektirmeyen ABD Başkanı Barack Obama'nın tutumunu acaba neden eleştiremiyorlar?
AFGANİSTAN KONUSU
Afganistan'da devam etmekte olan NATO operasyonuyla ilgili olarak da Türkiye ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi müttefiklerinden ayrı bir görüşü savunuyor. Afganistan'daki asker sayısının artırılmasıyla bu ülkede huzur ve istikrarın sağlanması arasında doğrusal bir ilişki kurulamayacağını her zaman vurgulayan Türkiye'nin görüşlerine dolaylı yoldan bir destek geçen hafta içinde ABD'nin Kabil'deki büyükelçisinden geldi. Afgan halkının desteğini kazanmanın yolu bu ülkeye daha fazla asker sevk etmekten geçmiyor.
Yukarıdakilere benzer görüş farklılıklarının sayısını artırmak mümkün. NATO konularından az çok anlayan hiçbir ciddi akademisyen veya düşünce kuruluşu uzmanı bu görüş ayrılıklarını abartıp, konuyu "Türkiye'nin NATO'dan çıkartılması" mertebesine taşımazken, lobilerin güdümündeki ve mali yapıları itibariyle nereye bağımlı oldukları apaçık ortada olan birtakım kuruluşlarının, sığ değerlendirmeler yaparak Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışmaları, "üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek" çabası olarak nitelendirilebilir.