Türkiye'nin kabuk bağlamamış yarası: Musul

A -
A +
Türkiye'nin kabuk bağlamamış yarası: MusulAnkara Hükümeti'ni İsmet İnönü'nün temsil ettiği Lozan Antlaşması, halen yürürlükte olan tek anlaşma... 24 Temmuzda Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanışının 86. yıl dönümü kutlanacak. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, savaşan taraflar arasında imzalanıp da halen yürürlükte olan tek uluslararası antlaşma olma özelliğini taşıması bile Lozan'ı başlı başına önemli kılıyor. Ama Lozan'ın başka önemli yönleri de var. Lozan, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş belgesi niteliğinde bir antlaşma. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, egemenliği, devletin hukuki, sosyal, siyasi ve iktisadi kompozisyonu Lozan Barış Antlaşması ve yine Lozan'da imzalanan protokol ve sözleşmelerle şekillenmişti. Ayrıca, 10 Ağustos 1920'de Osmanlı Devleti'ne İtilaf Devletleri tarafından empoze edilen Sevr Antlaşması'nın aksine, Lozan'da imzalanan tüm belgeler, Türkiye ile muhatapları arasında uzun süren bir diplomasi mücadelesi sonucunda ortaya çıkmıştı. İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı'nın galibi olduklarını, Mondros'tan geldiklerini; Türkiye ise Milli Mücadele'nin galibi olduğunu, Mudanya'dan geldiğini ifade ederek, Lozan Konferansı'nda kendi isteklerini elde etmeye çalıştılar. Kıyasıya süren pazarlıklar sırasında, zaman zaman sert tartışmalar yaşandı. Hatta Türk Heyeti Lozan Konferansı'nın başlamasından 2 ay sonra, Şubat 1923'te müzakere masasını terk ederek Ankara'ya döndü. Büyük Millet Meclisi'nde yapılan gizli oturumlar sonucunda, Heyet 23 Nisanda tekrar görüşmelere katıldı. Üç ay daha devam eden Lozan Konferansı, nihayet 24 Temmuzda Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla sonuçlandı. OLMAZSA OLMAZLAR LİSTESİ Peki, Heyetimizin müzakere masasından kalkmasına yol açan neydi? Bunu anlamak için Konferans'a Heyete Meclis tarafından verilen 14 maddelik talimatnameye, yani "olmazsa olmazlar listesi"ne bir göz atmakta fayda var. Sevr'i paçavraya çevirip, tarihin çöp kovasına atma azminde olan Meclis, Osmanlı Devleti'ne yapılan dayatmaların tamamından kurtulmak istiyordu. Bu çerçevede, Ermenilere bir yurt verilmesinin asla kabul edilemeyeceği, azınlıklar konusunda mübadeleye başvurulacağı, Osmanlı borçlarının imparatorluktan ayrılan devletlere paylaştırılacağı, ordu ve donanmaya sınır konulmasına izin verilmeyeceği, Boğazlar'da yabancı askerî kuvvetlerin bulunmasına imkân olmadığı, Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı kuruluşların Türk kanunlarına uyacakları, İslam cemaat ve vakıflarının haklarının eski anlaşmalara göre sağlanacağı gibi hükümler talimatnamede yer aldı. Öte yandan talimatnamenin en önemli iki maddesi Musul Vilayeti ve kapitülasyonlarla ilgiliydi. Buna göre, "Kapitülasyonlar kabul edilemez olduğundan, görüşmeleri kesmek gerekirse, gereken yapılacaktı." "Irak sınırı çizilirken, Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek; konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümetten talimat alınacaktı." İşte bu iki maddede İtilaf Devletleri'yle yaşanan anlaşmazlık neticesinde Türk Heyeti masadan çekildi. MUSUL'DA MÜTEREDDİT DÖNDÜLER Heyet Ankara'ya döndüğünde Büyük Millet Meclisi'nde Lozan'daki gidişatın ele alındığı gizli oturumlar yapıldı. Lozan'daki durumumuzu anlamak için mutlaka incelenmesi gereken belgelerden biri de bu gizli oturumların tutanaklarıdır. Burada, Kapitülasyonların kaldırılması konusunda tüm milletvekillerinin hemfikir olduğu gözlenmekte, ancak aynı kararlılığın Musul konusunda sergilenmediği görülmektedir. Mondros Mütarekesi'nin 30 Ekim 1918'de imzalandığı sırada Türk ordusunun denetimi altında bulunduğundan, hiç kuşku götürmeyecek biçimde Misak-ı Milli'ye dâhil olan Musul Vilayeti'nin mutlaka Türkiye sınırları içinde kalmasını savunan milletvekilleri ateşli konuşmalar yaparken, bazı milletvekilleri de, İngilizlerin bu konuda ne kadar ısrarcı olduklarından dem vurarak, Lozan'da her istediğimizi elde etmemizin zor olduğunu, Musul'da ısrarcı olursak İngiltere'nin savaşı tekrar başlatabileceğini ifade ettiler. Sonuçta Türk Heyeti Lozan'a, Kapitülasyonlar konusunda kararlı ama Musul konusunda mütereddit döndü. Böyle olunca da, Lozan Barış Antlaşması'yla Kapitülasyonlar tamamen kaldırılırken, Musul sorununun halli, önce Türkiye ile İngiltere arasında yapılacak ikili görüşmelere, orada da anlaşma sağlanamazsa, Milletler Cemiyeti Meclisi'ne bırakıldı (Lozan Ant. Madde 3/2). Bu hüküm aslında Musul'un İngiltere'ye bırakılması demekti. Zira Türkiye'nin üye olmadığı ve İngiltere'nin güdümünde bulunan Milletler Cemiyeti'nin Türkiye'nin lehine bir karar vermesi düşünülemezdi. Öyle de oldu. İki taraf arasında Mayıs-Haziran 1924'te gerçekleştirilen Haliç Konferansı anlaşmazlıkla sonuçlandı. AYAKLANMA TEZGÂHLARI İngilizler, Türkiye'yi baskı altına alabilmek için 7 Ağustosta Hakkâri'de bir Nasturi ayaklanmasını ateşlediler. Eylül ayında konu Milletler Cemiyeti'ne geldi. Bölgeye gönderilen bir komisyon İngiltere'nin istekleri doğrultusunda karar aldı. Komisyon çalışmalarını tamamlarken Doğu Anadolu'da Şeyh Sait ayaklanması başladı. Hükümet ayaklanmayı bastırmakla uğraşırken, 16 Aralık 1925'te Milletler Cemiyeti, Musul'u İngiltere mandası altındaki Irak'a bırakma kararı aldı. Türkiye başlangıçta bu kararı tanımadığını açıklamasına rağmen, İngiltere'nin tavizsiz tutumu karşısında, 5 Haziran 1926'da Ankara'da "Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk Anlaşması"nı imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşmayla, Musul vilayeti Türkiye sınırlarının dışında bırakılırken, karşılığında 25 yıl boyunca Türkiye'ye Musul petrol gelirlerinden yüzde 10'luk bir pay ödenmesi kararlaştırıldı. Bu çerçevede 1934'ten 1954'e kadar Türkiye'ye toplam 3.500.000 altın sterlinlik bir ödeme yapıldı. Bu tarihten itibaren Irak'ın yaptığı ödemeler kesildi. Yaklaşık 2.000.000 altın sterlinlik alacağımız 1986'ya kadar yıllık bütçelerimizin alacak kaleminde yer aldı. Bu tarihte, Türkiye kendi inisiyatifiyle, Musul petrolleri alacağını bütçesinden çıkardı. BİZE AİT TOPRAKLAR Lozan Antlaşması'nın imzalanışının üzerinden 86 yıl geçmesine rağmen, Musul'un elden çıkışı Türkiye için hâlâ kabuk bağlamamış bir yaradır. Misak-ı Milli'nin ayrılmaz bir parçası olmasının ötesinde, yıllar içinde bu bölgeye konuşlanan terör örgütlerinin meydana getirdiği güvenlik tehditlerindeki artış, bölgede yaşayan Türk ve Kürt akrabalarımızın Bağdat yönetimince maruz bırakıldıkları baskılar, bölgenin petrol zenginliğine sahip olması gibi unsurlar Musul Vilayeti'nin, bugünkü adıyla Irak'ın Kuzeyi'nin Türkiye'yi yönetenlerin gündeminde her zaman yer almasına sebep oldu. Önümüzdeki yıllarda meydana gelebilecek gelişmeler çerçevesinde Irak'ın toprak bütünlüğü tehlikeye girer de, ülke bölünmeye sürüklenirse, 86 yıl önce vazgeçmek zorunda kaldığımız Musul Vilayetimizin geleceği ne olacaktır? Bugün, Irak'ın Kuzeyi'ne ilişkin ihtimaliyat hesapları yapılırken, Lozan Konferansı'nda Türk Heyeti'nin dile getirdiği ve bugün de geçerliliğini koruyan, "Musul'un neden Türkiye'ye ait olması gerektiği" hakkındaki analizler mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Bugünü anlamak ve yarını tahmin etmek için, tarihin vazgeçilmez bir yol gösterici olduğunun en çarpıcı örneklerinden biri Musul konusudur.
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.