
Ülkelerin tümünde dış politikaya özgü ayrı bir terminoloji gelişmiştir. Bunu, dış politikanın yürütülmesi sanatı olarak tanımlayabileceğimiz diplomasiye has kelimelerle karıştırmamak gerekir. Diplomatik lisan, umumiyetle Latince veya Fransızca kökenli bazı tamlamaları ve terimleri ihtiva eder. Hangi millete mensup olursa olsunlar, diplomatlar bu mesleki kavramları kullanırlar.
Bugünkü yazımızda kastettiğimiz ise, profesyonel olarak diplomasi yapmayan, başka bir deyişle meslekten diplomat olmayan ama dış politikanın üretilmesi süreçlerine, siyasi görevleri dolayısıyla katılanların, ülkelerinin dünyanın diğer ülkeleriyle ilişkilerini biçimlendirirken ve yürütürken kullandıkları kavramlardır. Söz konusu kavramlar çoğu zaman, ne manaya geldiği fazlaca sorgulanmadan kullanılır. Dış politika üretme ve yürütme sürecinin dışında kalan çok geniş bir nüfus kitlesi ise bu kavramların manasıyla zaten ilgilenmez.
Bu nev'iden sıkça karşılaştığımız kavramsallaştırmalardan biri "dost-düşman" yaklaşımıdır. Çeşitli ülkelerden devlet adamları, sadece yaşanılmakta olan zaman diliminde gerçekleşen olayları, oluşumları ve ilişkileri değil, bazen tarih boyunca gelişip, bugüne değin uzanan bazı konuları izah etmek için de "dost-düşman" ayırımına başvurabilirler.
EBEDİ DOSTLUK MU EBEDİ ÇIKAR MI?
Mesela, A ülkesinin devlet başkanını ağırlamakta olan B ülkesinin devlet başkanı, "A ve B ülkeleri arasındaki ezeli ve ebedi dostluk ve kardeşlikten" söz edebilir. Tersine, iki ülke birbirlerini düşman olarak da nitelendirebilir ve bunu da tarihe dayandırabilirler. Hâlbuki 20. yüzyılda ana kuralları, teorileri, ilkeleri ve metodolojisiyle ortaya çıkan "uluslararası ilişkiler disiplini", ülkeler arasında ezelden ebede uzanan dostluk veya düşmanlıkların olamayacağını vaz'eder. Disiplin içinde epeyce destek bulan bir bakış açısına göre, "uluslararası ilişkilerde ebedi dostluklar değil, ebedi çıkarlar söz konusudur". Elbette, dostluklardan veya düşmanlıklardan söz eden devlet adamlarının, uluslararası ilişkiler kavramlarını, bu disiplinin kurallarına uygun şekilde kullanmalarını beklemek durumunda değiliz. Kaldı ki, ister hükümetlerin seçimle işbaşına geldiği ve halka -sadece halka - hesap verdiği gerçek demokrasilerde, isterse koltukların babalardan oğullara devredildiği veya seçilmiş hükümetlerin atanmış kurumların vesayetinde bulunduğu anti demokratik rejimlerde olsun, siyasal alanın var olduğu her yerde, içeride ve dışarıda kullanılan kavramların siyasal bir getirisinin olması mutlaka hesap edilir. Bu noktada, en az dost ve düşman kavramları kadar çok kullanılan "ulusal çıkar" kavramını sorgulamakta fayda var.
Kulağa ne kadar da hoş geliyor, ulusal çıkar. Ya da "milli menfaat." Yani, bir ülkede yaşayan herkesin çıkarına olan şey. Peki bu mümkün mü? Dünyadaki tüm yöneticilerin, aynı anlamda kullandıkları eş tanımlı "ulusal çıkar"lardan söz edebilir miyiz? Bir kabileden/klandan/soydan gelen kraliyet ailesinin yönettiği bir ülkeyi düşünün? Bu ülkenin ulusal çıkarı olarak tanımlanan konu başlıklarının, kraliyet ailesini oluşturanların çıkarlarından farklı olması, onlarla zıt düşmesi mümkün olabilir mi? Ya da, çok partili demokratik yarışın olmadığı ülkelerde, ülkeyi yöneten tek partiye mensup olanların, o tek partinin ileri gelenlerinin çıkarları dışında bir ulusal çıkardan söz edebilir miyiz? Peki, bir ulusun olmadığı ülkelerde, ulusal çıkardan nasıl bahsedeceğiz? Irak'ı aklınıza getirin. Başbakan Maliki, Sünni Arap, Şii Arap, Kürt, Türkmen, Asurî alt kimliklerine bölünmüş Irak'ta, var olmayan "Irak ulusunun, ulusal çıkarlarını korumak"tan bahsettiğinde acaba ne kadar inandırıcı geliyor size?
Maalesef demokrasilerde de, benzer soruların sorulması mümkündür. Bu da birçok siyaset bilimci tarafından Batı tipi liberal demokrasinin zaaflarından biri olarak nitelendirilir. Şöyle ki, özgür seçimler yoluyla iktidara gelmiş meşru hükümetler bile, dış politikada attıkları ve sadece kendilerini destekleyen çıkar ve baskı gruplarının veya büyük şirketlerin işine yarayabilecek adımları, milletin tamamının lehine olan ulusal çıkar konuları gibi pekâlâ takdim edebilir. Bunu yaparken de, yine liberal demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olan bağımsız medya organlarını kullanabilirler. Batı dünyası içinde özellikle ABD ve İngiltere gibi Anglosakson alt-kültüre mensup olan ülkelerde dış politikanın, ulusal çıkar kavramının suiistimal edilmesi yoluyla, aslında içerideki bir ya da birkaç siyasi yandaş grubun çıkarına alet edildiğinin birçok örneği vardır. Hatta ABD'nin, hiçbir hukuki gerekçesi yokken, 2003 yılında Irak'a saldırmış olması da, dönemin Başkanı Bush ile Yardımcısı Chenney'nin silah ve petrol şirketlerini zenginleştirmek için yapılmış bir eylem olarak değerlendirilmiştir. Almanya Başbakanıyken imzaladığı ve Almanya'nın ulusal çıkarına uygun olduğunu iddia ettiği enerji anlaşmaları sebebiyle, Almanya'yı Rusya'ya aşırı bağımlı hale getirmekle itham edilen Schröder'in, başbakanlıktan sonra Rusya'nın Gazprom şirketinde, son derece yüksek bir maaşla danışmanlık görevine getirilmesini nasıl açıklayabiliriz? "Ulusal çıkar" ve kişisel çıkar acaba bu örnekte biraz fazla iç içe girmiş gibi gözükmüyor mu? Sonuç olarak, demokrasilerde bile ulusal çıkarın, son tahlilde o ülkedeki hâkim sınıfın/sınıfların grup çıkarına indirgendiği eleştirisi popülerliğini kaybedecek gibi görünmüyor.
Yine dış politikada kullandığımız ama içe-riğini çok sorgulamadığımız kavramlardan biri de "ulusal güç", diğer bir deyişle "milli güç" kavramıdır. Bir ülkenin uluslararası alanda güçlü olduğu neyle ölçülür? Acaba yeryüzünde, "ey halkım, biz çok güçsüz bir ülkeyiz" diyen devlet adamı var mıdır? Herhalde tüm hükümet başkanları, vatandaşlarına şu veya bu şekilde ülkelerinin ne kadar güçlü olduğunu ya da daha güçlü olmak için neler yaptıklarını anlatıyorlardır. Ülkemize 3-G teknolojisinin de kullanılmaya başladığı, dolayısıyla internetten bilgiye erişimin son derece süratlendiği şu günlerde gelin Türkiye gazetesi okuyucuları olarak hep beraber bir konuyu internetten araştıralım: Farklı ülkelerin devlet veya hükümet başkanları kendi ulusal güçleriyle ilgili neler söylemişler? Ben, Latin Amerika'dan Afrika'ya ve Pasifik'e uzanan bir hat üzerinde rastgele 6 ülkeyi araştırdım. Sonuç hiç şaşırtıcı değil. Tüm hükümetler, kendi ülkelerinin dünya siyasetinde ne kadar önemli olduğunu vatandaşlarına anlatıyorlar. Bunun yanı sıra, birçok ülkenin kendi konumunu "son derece stratejik" olarak nitelendirmiş olduğunu da müşahede ettim.
HEDEF DAHA FAZLA ÇIKAR SAĞLAMAK
Dolayısıyla, "ulusal güç" de tamamen izafi bir kavramdır. Milli gücü oluşturan unsurlar olarak, lisedeki Milli Güvenlik dersinde bize ezberletilenlerin aslında hiçbirinin tek başına bir önemi yoktur. Ancak bir araya getirilip, hepsinden belli bir derece sahip olunduğunda nispeten "güçlü" oluyorsunuz. Bilimsel gözle yaklaşırsanız, milli güç unsurlarının tamamına, yeterince sahip olan ülke sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Ama siyasi liderleri dinlerseniz, neredeyse dünyadaki ülke sayısı kadar, büyük güç var!
Kavramlar karışık, gerçek anlamlarından farklı ve ekseriyetle de siyasi çıkarları temin etmek için çarpıtılarak kullanılıyorsa, gazetelerin dış politika sayfalarında dünya liderlerinin beyanlarını okurken bize düşen nedir? Bir yandan, dış politikanın, iç politikanın devamı olduğunu unutmamamız, diğer yandan, dış politika alanının da, tabii olarak, iç politika için kullanılacağını bilmemiz gerekiyor. Ezcümle, dış politika aslında, ülke düzeyinde yürütülen siyasetin, biraz daha geniş ölçekte, biraz daha farklı kavramlarla ama aynı amaç için, yani daha fazla çıkar sağlamak için yürütülmesinden başka bir şey değildir. Bu çıkar bazen ulusal, bazen sınıfsal, bazen kişisel olur.
.....
NOT: Yaklaşmakta olan ramazan ayını, milletçe huzur ve kardeşlik içinde idrak edebilmeyi temenni ederim.