Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları, sâhibinin gözlerini oymuştur. İttihâtçı zulmünün sıfır noktasının bunlardan başladığını bilmeliyiz. Kimdir bu nankör takımı? Halktan mıdırlar, zadegândan mıdırlar, ricâlden midirler, kimdir bu nankörler?
Sultan II. Abdülhamîd’e “Sultânım, Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’yi, mühendishâneleri açtınız ama yarın bunlar hep sizin aleyhinizde çalışacaklardır” dediklerinde, “Biliyorum ama vatanın selâmeti için bu gençlerin yetişmesi lâzım; şahsımdan öte devlet vardır” demiştir. Bu yüksek devlet ahlâkı, son devir Osmanlı sultanlarının ortak düşüncesidir. Sultan Abdülazîz de aynı sıkıntıları yaşamıştır.
Tanzîmat’la başlayan Avrupâileşme yâni Batılılaşma çabaları, Osmanlı Devleti’ni perîşân etmiştir. III. Selîm, IV. Mustafa, II. Mahmûd, Abdülmecîd ve II. Abdülhamîd gibi son pâdişahlar hep bu çileyi çekmişlerdir. V. Murad ile başlayan sonun sonu ise güdümlü yönetim şeklinde geçmiştir. Saltanat ve özellikle de Hılâfet’in ilgâsı endişesi; meşrûtiyetler, yeni esas teşkîlât kânunları, zâten idârî zaafın baş mîmârları olmuştur. Aslında sultânın selâmeti, saltanâtın da selâmetiydi. Yeni her hamlenin saltanat aleyhine olduğu belliydi. Sultanlar devleti kendi mülkü olarak addettikleri için mülkün zarar görmesini zâten istemezlerdi. Meşrûtiyet, yönetimi halk ile paylaşmaktı. Mülkün idâresindeki aksamalar meclise mi yoksa sultâna mı yüklenecekti? Üstelik bu halk arasında külliyetli bir gayr-i müslim nüfus da vardı. Bunların emn ü emânı ve adâletten yararlanmaları zâten Müslümanlar ile aynıydı. Tanzîmat, Islâhât Fermânı ve Teşkilât-ı Esâsiye’ler bu durumda kimin işine geliyordu? Mesele sâdece tüzel haklar mıydı?
Rusların Slavlık ve Ortodokslukla; Avrupa’nın genel Hristiyanlıkla gayr-i müslim tebaa için gayretleri boşuna değildi elbet. Bu reformlarla gayr-i müslimler Osmanlı tebaası olmaktan çıkarılıp Hristiyan dünyâsının bir parçası durumuna getiriliyordu. Bu kışkırtmalar 1821 Mora İsyânıyla orada yaşayan Müslüman Türk katliâmına dönüşmüştü. Fâtih döneminden beri sulh içinde yaşayan Yunanlılar, bu son reformları bir katliâma çevirmişlerdir.
Balkanlarda ise Ortodoks-Slav parantezindeki Sırplar, Hırvatlar, Karadağlar, kısmen Makedonlar Rusların kışkırtmaları ile hep birden isyâna başladılar.
HRİSTİYAN KORUMACILIĞI
Katolik Fransa, Protestan İngiltere ve Almanya aynı düşüncelerle bu isyanlara arka çıktılar. Özellikle Rusların Ortodoks Slavlara istediği daha fazla dînî hürriyet ile elde edilecek ne vardı? Bunlar hangi dînî haklardan mahrumdu? Osmanlı zâten Şeriat’in hükmünce hiçbir kavmin dînine ve diline karışmıyordu. Hiçbir kavim, atalarının dilini ve dînini değiştirilmeye zorlanmadı. Osmanlıların en büyük sadrıa’zamı olarak kabûl edilen Sırp asıllı devşirme Sokullu Mehmed Paşa’nın kardeşi Sırbistan’da en yüksek Hristiyanlık pâyesine Osmanlı tarafından getirilmedi mi? Fâtih Sultan Muhammed Han hazretlerinin lütfuyla Bizans Patriği II. Gennadios İstanbul Rum Patriği olarak tensip edilip kendisine at, hil’at ve asâ verilerek âdetâ vezir rütbesiyle taltif edilmedi mi? Gennadios, yıllarca Aristo felsefesi ışığında Osmanlı mülkünde dersler okutmadı mı? Bu ince siyâset Rumları 1821 Mora İsyânına kadar sâkin ve itaatkâr kılmadı mı? Bütün bu hürriyetlere rağmen 17 Mart 1821’deki Mora Yarımadası’nın Manya Burnu’nda yaşayan Yunanlılar, 23 Eylül’de Tripolis’i ele geçirmişler ve burada yaşayan çoğunluğu Türklerden oluşan ve Yahûdîlerin de bulunduğu topluluğa katliam ve işkenceler uygulamışlardır. Fâtih Hân’ın bu müsâmahakâr hareketini hak etmeyen Helenler zulümlerini kusmuşlardır.
Unutulmaması gereken şudur: Her fitne hareketinin başında İngilizler vardır. Arap ümmetini de Osmanlıya karşı isyân ettirmişlerdir. Her zaman ve her yerde İslâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir. Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları sâhibinin gözlerini oymuştur. Aşağıda vereceğimiz hiçbir ismi unutmamalı ve İttihâtçı zulmünün sıfır noktasının da bunlardan başladığını bilmeliyiz. Kimdir bu nankör takımı? Halktan mıdırlar, zadegândan mıdırlar, ricâlden midirler, kimdir bu nankörler?
SADECE BATI’YA HAYRANLIK MI?
Osmanlıyı sözde muâsırlaştırmaya, dolayısıyla da yıkmaya çalışan bu Osmanlı beslemeleri ve en yüksek devlet makâmını ihrâz etmiş olanlar kimlerdir? Şöyle özetlenebilir: Hemen hemen Tanzimatçıların çoğu… Fakat biz bunların öncülerini tanıtalım:
MUSTAFA REŞÎD PAŞA (1800-1858):
Osmanlı Hâriciye Nâzırlığı (Dışişleri Bakanı) ticâret ve zenâat nâzırlığı, Abdülmecîd döneminde altı def’a olmak üzere 7 def’a sadrıa’zamlık yaptı. Dört kere hâriciye nâzırlığı, Edirne vâliliği, Pâris ve Londra büyük elçiliklerinde bulundu. Bu şu demek olabilir: Kaht-ı ricâl. Yâni devlet adamı yokluğu. Ama mes’ele sâdece bu değildi. İngilizlerin onu çok tutmaları önemli bir etkendi. Bu yüzden kendisine İngiliz Reşîd Paşa da denmiştir.
ÂLÎ PAŞA (MEHMED EMİN ÂLÎ PAŞA), (1815-1871): Islâhât Fermânı’nın (1856) mi’mârı. Tanzîmât’ın tanınmış sîmâlarından. O günlerde bile lâik olarak tanımlanabilecek olan ricâldendi. Osmanlı milliyetçiliği savunuculuğu sonucu kabinede onun zamânında gayr-i müslimler fazlaca yer aldılar. Aslen Bosnalı olan Paşa Enderun çıkışlıdır. Üç def’a Erzurum, Karaman, Sivas vâlilikleri ve Anadolu Beylerbeyliği yapmıştır. Ayrıca hâriciye nâzırlığı, beş def’a sadrıa’zamlık, Tanzîmât Meclis Başkanlığı ve İzmir ve Bursa vâlilikleri de yaptı.
FUÂD PAŞA (KEÇECİZÂDE) (1815-1871): Tanzîmât’ın en siyâsî lideridir. İki kez sadrıa’zamlık ve 10 yıl hâriciye nâzırlığı yapmıştır. Onun belki en müsbet yönü askerî yüzüdür. O hem ilmiyye hem de seyfiyye paşasıdır. 1887 Elena Muhârebesi’nde “Elena Kahramânı” ünvânını almıştır. II. Abdülhamîd Han kendisine müşirlik (mareşallik) rütbesi tevcîh etmiştir. 1867’de Sultan Abdülazîz’in Avrupa seyahatinde kendisine sorulan “En güçlü devlet hangisidir?” sualine “Şüphesiz ki Osmanlı Devleti’dir; çünkü yıllardır siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor” demiştir. Hem ironik hem de çok acı bir îtiraf. Paşa, Tanzimât’ın en esprili en siyâsî figürüdür.
MUSTAFA FÂZIL PAŞA (1830-18754): Mısırlı prens ve devlet adamıdır. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunudur. Sultan Abdülazîz’ın yakınlığını kazandı. Ûlâ evvelî (mülkî idârelerden birincisi) rütbesiyle Meclis-i vâlâ âzâlığına seçildi.1858’de vezîr oldu. Sonra maarif nâzırı (Millî Eğitim Bakanlığı) ve mâliye nâzırlığı yaptı. Hâzîne bakanı oldu. Bu görevlerindeki bâzı sû-i istîmâlleri yüzünden Osmanlı topraklarından çıkarıldı. Sonra affedilerek 2. def’a Meclis-i Âliye’ye memur oldu. 2. kere mâliye nâzırı oldu. Ne yazık ki bu Osmanlı beslemesi Pâris’te bulunduğu müddetçe Osmanlının kuyusunu kazan Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal, Âgâh Efendi ve Ali Suâvî gibi romantik ihtilâlcilerin mâlî finansörü olmuştur. Onlara ayrıca yüklü bir maaş da bağlayarak fitnelerine yardım etmiştir.
Osmanlı Bankası onun zamânında kurulmuştur. Îngiliz sermâyesi ile kurulan “Bank Ottoman” sonra Fransız sermâyesi ile iştirâkini genişletmiştir. 1865 yılında Galata bankerlerinden alınan yüksek fâizli borç yüzünden dış borç alımına gidilmiş, o da ayrı bir fâiz ve borç yüküne sebep olmuştur.
Burada belki Nâmık Kemâl’i de zikretmek gerekir ama Kemâl onlar kadar etkili olmamıştır.
Bu fasîlenin en enteresan şahsiyeti şüphesiz Ziyâ Paşadır. Peşîmân ü râci-i mütereddid (Pişmanlığı ve bu hatâlardan dönmesi dâimâ şüpheyle ve tereddüdle karşılanan) bu şâir ve devlet adamıma da bir göz atalım:
ZİYÂ PAŞA (1825-1880)
1867’de N. Kemâl ile Londra’da Yeni Osmanlıların yayın organı Hürriyet Gazetesi’ni çıkardılar. Vezir ve Paşa rütbeleriyle Sûriye ve Adana vâliliği yapmıştır. Sürekli olarak hürriyet ve meşrûtiyeti savunmuştur. Tanzîmât edebiyâtının öncülerindendir. Şüphesiz o dönemin en mükemmel şâiridir. Osmanlı ve Batı arasında git-geller yaşamıştır. Tercî’-i Bend ve Terkîb-i Bendleri Tanzîmât-Dîvân edebiyâtı geçişkenliğinin zirvesi gibidir. O, tefekkür edebiyâtımızın mümtaz sîmâlarından ve belki de en başta gelenlerindendir.
Bu şiirlerinde Ziyâ Paşa bugün de hâlâ dilimizden düşmeyen vecîz sözleri, ata sözü ve deyim gibi mütâlaa edilir.
Vereceğimiz az miktarda beyitler onun pişmanlığı ve kendisinin de içinde olduğu Batı hayranlığı netîcesinde gelen yıkımlardan muhtemelen utanç duyduğunu anlatır mâhiyettedir. Son pişmanlık çâre olur mu? Koca devletin yıkılmasına sebep olduktan sonra… Ba’de harâbi’l-Basra…
Beyitleri:
“Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık//// Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık.”
(Eyvâh bu oyunda yine biz yandık. Zarar ziyan ortada bir kazancımız var mı?)
Paşa oynanan oyunun maalesef geç farkına varmış.
“Milliyeti nisyân ederek her işimizde //// Efkâr-ı Frenge tebâiyyet yeni çıktı.”
(Milliyetimizi unutarak her işimizde Hristiyan fikirlerine uymamız da yeni çıktı!) (Freng, Batı, Avrupa, Fransız)
Bu iki beyit Ziyâ Paşa’nın Batılılaşmanın hem bir oyun olduğunu hem de Hristiyanların fikrine uyulmakla büyük bir hatâ işlemiş olduklarını kabûl ediyor.
Bir diğer beyit en dikkat çekenidir:
“İslâm imiş devlete pâ bend-i terakkî/// Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı.”
(Kalkınmamıza ayak bağı olan İslâmiyet’miş! Önce böyle bir söylenti yoktu, bu da yeni çıktı.)
Burada Ziyâ Paşa bu oyunun asıl amacının bizi İslâmiyetten uzaklaştırmak olduğunu da anlamıştır.
Şimdi düşünebiliyor musunuz? Osmanlının bu kadar îtibâr ettiği, en yüksek mevkilere getirdiği bu insanlar, Osmanlıya ihânet etmişlerdir. Göz oyan kargalar!
Ziyâ Paşa İslâmiyet’ten uzaklaşmayı belki ancak teorik olarak dile getirmiştir, ama onun bile düşünemediği bu müthiş hakîkat az kalsın tecellî edecekti.
HRİSTİYAN OLSAK MI!
İttihâtçılar bile saltanâtı ilgâ etmeyi ve Hılâfeti kaldırmayı belki düşünmediler, ama Kâzım Karabekir aşırı bir muhâlefette bulunmasaydı bu milleti Hristiyan bile yapacaklardı. Bunda muvaffak olabilirler miydi? Tabıî ki zordu ama yapılan birtakım inkılâplar bu millette imkânsızı yaşatmışsa, hafazanallâh bu da olabilirdi.
İşte meclis dışı birtakım konuşmalar:
“Mahmûd Esad Bey “İslâmiyyet terakkîye (ilerlemeye) mânîdir. Bu dinle yürünmez. Mahvoluruz. Hristiyan olmalıyız.”
Mahmud Esad Bey 1923’e kadar Türkiye icrâ bakanlıkları ve 5. hükûmette de bu görevini yürüttü. Cumhuriyetten sonra İzmir milletvekili seçildi.3. 4. ve 5. dönemlerde adâlet bakanlığı yaptı. Yâni yukarıdaki sözleri söyleyen rast gele bir kişi değildir. Cumhuriyet’in önemli sîmâlarındandır.
Tevfik Rüştü Aras: “Ben kanaatimi millet kürsüsünden de haykırırım. Kimseden korkmam. Teşkîlât-ı Esâsiyye’de dînimiz apaçık yazılmalıdır.”
Kâzım Karabekir: “Dînimizin İslâm olduğu zâten Teşkîlât-ı Esâsiyye’de yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksınız, Hristiyanlığı mı?”
Fethi Bey: “Evet Hristiyanlığı! Karabekir! Türkler İslâmiyet’i kabûl ettikleri için böyle kaldılar. Ve İslâm kaldıkça da bu hâlde kalmaya mahkûmdurlar.”
(Ali Fethi Okyar, siyâsetçi, devlet adamı, asker. Serbest Cumhûriyet Fırkası’nın kurucusu.)
Tevfik Rüştü Aras,1920-1939 yılları arasında beş dönem dışişleri bakanlığı yapmıştır
Tabîî ki Karabekir Paşa bu Hristiyan olma isteklerine çok sert çıkmış ve bu milletin İslâmiyetten vaz geçmeyeceğini net bir şekilde söylemiştir. (Kâzım Karabekir, Nasıl Hristiyan olacaktık, Truva Yayınları, İstanbul, 2023)
Aslında bu densizlik Midhat Paşa ile başlamış ve o da bayrağımıza haç (put) koydurmak istemiştir.
Koyu bir İttihâtçı ve Sultan II. Abdülhamîd düşmanlığı ile tanınan Rızâ Tevfîk Bölükbaşı (Feylesof Rızâ) da önceki hallerinden pişmân olarak yaz dığı şiirinde: “Milliyet dâvâsı fıska büründü// /Ridâ-yı diyânet yerde süründü///Türk’ün rûhu zorla âs göründü/// Hem peygamberine hemAllâh’ına”
Bu yazılardaki gerek Ziyâ Paşa’nın ve bâzı şâir ve yazarların “milliyet” kavramları farklıdır. Osmanlıda yapısı îtibâriyle etnik bir milliyetçilik yoktu. Ziyâ Paşa bu kelimeyi dînî ve geleneklere dayalı görüş olarak kullanmıştır. Ama Rızâ Tevfik’de durum başkadır. O, 1949 yılında ölmüş, dolayısıyla 1944 Türkçülük ve Turancılık yargılamalarına da şâhit olmuş, milliyetçilerin örselendiğine ve dînin nasıl aşağılandığına da görmüştür.
HULÂSATEN
Eğer bugün dînimiz ve milliyetimiz için çabalıyor ve kaygılanıyorsak “O devirler geçti, artık böyle bir tehlike olmaz” diyenlere verilecek cevâbımız çok açıktır: 1950’lere kadar ezânı Türkçe okutan ve Kur’ân okumayı yasaklayan zihniyetin mîrasçıları her zaman aramızda yaşamaya devâm ediyor. Olmaz diyenlere 28 Şubat’ı hatırlatmak kâfidir. Yalnız bir te’minâtımız vardır. Bu millet ne dîninden ne de milliyetinden vaz geçer. Olmaz diyenlere de 15 Temmuz şahlanışı kâfidir.
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra'nın önceki yazıları...
Bu nasıl milliyetçiliktir ki kendi milliyetinin hiçbir şeyini beğenmez?! Rum kabadayısı Modalı İkikafa Niko bile, arkadaşı Kara Yani'ye fesini atıp fötr şapka giydiği için "Vire, o başındaki ne?! Kırk yıllık Kâni olur mu Yani?! demiştir. Bizim milliyetçiler o Rum kadar bile olamadı.
"Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları, sâhibinin gözlerini oymuştur..." yazısında "Osmanlı kargaları" tabiri, Osmanlıya menfi bir anlam vermiş. " Sadece "kargalar" denseydi, daha iyi olur, Osmanlıya karga sıfatı bulaştırılmamış olurdu...