Kültür yozlaşması öyle bir şeydir ki, bir küp temiz (tâhir) suya bir damla necâset koymak gibidir. O tertemiz su hemen necîs olur. İşte Tanzîmât’la bu yapıldı. Su bir kere necîs olmuştu. Bu necîs suyu birkaç kez boşaltarak tekrar tâhir etmek mümkünken Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC def’alarca suya necâset koydu.
Tespihin tânelerini tek tek koparmaya lüzum yoktur; imâmeyi koparırsanız tespih dağılır gider…
Başsız, lidersiz devlet olmaz. Tespihin tâneleri homojendir, ama millet homojen değildir. Tânelerin hepsi birbirinin aynıdır, benzeşirler. Her 33’te de bir ayırıcı bulunur. Bu ayırıcılar bölücü değildir. Aslında 33’leri birleştirmek içindir. Bunlar farklı tesbîhâtı belirleyen, farklı sözlerdir. Hepsi de bir imâmeye bağlıdır. Tıpkı ümmet gibi. İmâme, Muhammed aleyhisslâmdır. Farklı 33’ler ise ümmet içindeki farklı ırklardır. Hılâfet ve saltanatta ise imâme, Halîfe-i Müslimîn, rüknü’d-devle veyâ imâdü’d-devle olan sultandır.
Aslında ipi Tanzîmat’la gevşettiler, Genç Osmanlılarla çekmeye başladılar, Jön Türkler ipi kopartmak için Avrupa’dan yandaş aradılar, İttihâdçılar onların aradığı yancıları Avrupa’dan idhâl ettiler. 13 sene sonra da artık “sübha” bitmişti; hem Hılâfet hem saltanat gitti. “Otuz üç”ler çil yavrusu gibi dağıldı. Ne imâme kaldı ne de tesbîh…
Çok iyi biliyorlardı ki bu tespih “habl-i metînd”di. Rabb’imizin “sımsıkı sarılın” dediği İslâmiyet’ti. Bu azîz millet o “habl-i metîn”e sımsıkı sarıldığı zaman “bünyânü’n-mersûs” (birbirine sıkı sıkıya bağlı olan muhkem yapı) gibiydi. Rabb’imiz “velâ teferrakû” (bölünmeyin) dedi, ama bizi parça parça böldüler. Çünkü biliyorlardı ki bu birliktelikte bunları yıkmak mümkün değildi. Sonra dağılan tespih tâneleri, veyl ki “hebâen mensûra” (toz zerrecikleri gibi) dağıldılar
Tanzîmât’ı sakın bir kalemde geçmeyin. Her şey onunla başladı. Boğazımıza ipi onlar geçirdi; İTC o ilmeği sıktı. İlmeği sıkmak için bir sürü iç hâin ve ebedî düşman ile Batı, ilmiği berâberce çektiler.
Kültür yozlaşması öyle bir şeydir ki, bir küp temiz (tâhir) suya bir damla necâset koymak gibidir. O tertemiz su hemen necîs olur. İşte Tanzîmât’la bu yapıldı. Su bir kere necîs olmuştu. Bu necîs suyu birkaç kez boşaltarak tekrar tâhir etmek mümkünken Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC def’alarca suya necâset koydu. Bunu düşmanla savaş yoluyla değil, en etkili yolla yaptılar. Yâni basın, yayın, tiyatro gibi Batı argümanlarını devreye soktular.
Toplum, harplerle, toprak kaybı ile, esâretle birtakım sarsıntılar geçirir, ama kökünü, aslını, kültürünü, dînini kaybetmedikçe ilk fırsatta köklerine döner. Bu meyânda Göktürkler Çin, Mâverâünnehir ahâlisi ve Selçuklular Moğol istilâ ve işgallerine hattâ bölünmelere mâruz kaldılar, ama piramidin uç noktasındaki Kayı (Osmanlı) ile şanlı ve kutlu yürüyüşlerine devâm ettiler.
Tanzîmat bize ders olmadı. Devrin aydınları pusulayı 50 senede kıbleden Batı’ya çevirmeye başladılar. Tek hedef, sultansız, halîfesiz İslâm ve Türk dünyâsından tecrîd edilmiş bir yeni devletti. Yüzde altmışı ümmet, yüzde ellisi gayr-i Müslim olan tebaayı birbirinden ayırıp, imparatorluğun fıtratına hiç uymayan etnisite kaynaklı Türkçülüğe başladılar. “Dînime dahleden bâri Müselmân olsa” kabilinden Yahûdi kaynaklı bir Türkçülükle her şeyi berbâd ettiler. Ne ümmet, ne millet, ne de devlet kaldı.
İmparatorlukların dağılma süreci iki safhada gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünyâ Savaşları üç büyük imparatorluğu sarstı. Çarlık Rusya, 1. Dünyâ Harbi sırasında Çarlık Rusyâ’ya vedâ ettiyse de 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra SSCB tam bir emperyalist devlet olarak idârî ve ideolojik bir misyonla Doğu Avrupa’yı ipotek altına aldı. İngiltere 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra bâzı müstemlekelerini kaybetti, ama güneş batmayan devlet stratejisini korumaya devâm etti. İki Dünyâ Savaşı’nın en büyük mağlûbu şüphesiz ki Osmanlı Devleti oldu. Devleti yıkıldı, işgâl edildi. Toprakları yamalı bohça gibi parça parça oldu. Hılâfet gitti ve İslâm devletleri üzerindeki himâye-i nebeviyye kayboldu.
Toprak mîrî olmaktan çıkınca buna yeni ve yaygın bir sâhip gerekliydi. Feodalite Avrupa’nın belâsıydı. Dolayısıyla monark idârelerden halk cumhûriyetlerine geçiş sancılı bir doğum gibi oldu. Bu konuda da örnek Çarlık Rusya’ydı Topraksız ve işsiz bir kitlenin desteklediği bir halk hareketi büyük bir coşku ve ümitle başladı, dış yüzü işçi köylü hareketi, iç yüzü Yahûdî düzenekli prezidyum saltanâtına dönüşen, bir açık zindan rejimine çevrildi. Adı siyâsî literatürde sosyalizm olan bu rejim aslında kolhozlarda çalışan büyük ırgatların ve vasıfsız işçilerin idâresi olan komün sisteminden başka bir şey değildi. “Toprak işleyenin su kullananın” sloganıyla fakir ve zavallı halkın rüyâsı gibi doğan bu rejim, Marksist ideolojinin uygulayıcısı Lenin ve onun insan kasabı Stalin’le monark idâreleri mumla aratır oldu.
Artık dünyâda yeni bir akım hızla gelişiyordu. Demokrasinin beşiği Avrupa ülkelerinde bile sosyalist maskeli komünist partiler kuruluyor, mâcerâperest gençler bu akımın esîri oluyorlardı.
Bizim de bu akımdan etkilenmememiz mümkün değildi. Yeni devlet, hangi temel üzerine kurulacağını halktan ayrı plânlıyordu. Hılâfetten ve saltanattan koparılan yeni devlette, yeni bir milliyetçilik heyecanla halka benimsetilmeye çalışılıyordu. Halk Evleri ve Türk Ocakları bir yanda lâisizm belki de sekülarizm, bir yanda Türkçülükle 1000 yıllık geleneksel İslâm’dan her enstrümanla kopuyordu. Yeni devrimler halka rağmen birbiri ardınca gerçekleştiriliyordu.
Halk lodos yemiş balık gibi olmuştu. İşte bu arada Millî Mücâdele’de de biraz yaklaştığımız Sovyetlerden bir da’vet geldi. Sovyet Hariciye Komiseri Litvinov, Başbakan İsmet İnönü’yü Moskova’ya da’vet etti. İnönü 26 Nisan-9 Mayıs 1932 târihleri arasında bu da’vete icâbet etti. Bu dostluktan bir menfaat umuluyordu. Bu gerçekleşti. Yeni Türk devleti birçok eski düşman Avrupa devletleriyle temâs ediyor, kendisine bir rota çizmeye çalışıyordu. Bu ziyaretten memnûn olanlar da oldu; olmayanlar da. O zaman Kadro dergisi yazarı Yâkub Kadri potansiyelini iyi kullanamayan Türkiye’nin Sovyetleri örnek almasını tavsiye ediyordu.
1940’lardan sonra Türkiye’de hızlı bir Sovyet hayranlığı başladı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dağılan Osmanlı’dan sonra feodal beylikler gibi olmuştu. Devletin denetiminden çıkan toprak birtakım mütegallibelerin eline geçmeye başladı. Kimine göre ağa, kimine göre bey olan bu büyük arâzî sâhipleri o dönemde yerden yere vurulduğu gibi değildi. Köylerde otoriteyi sağlayan ve insanlara çalışma mukâbili iş veren bu ağalar yeni ideolojik akımın etkisiyle halkın düşmanı gibi gösterildi. Tabîî ki içlerinde zâlimleri de vardı. Ama halk bunları sayıyor ve onlara asâlet tevdî ediyordu. Yeni sistemde bu yıkılmalı ve toprak ağadan alınıp köylüye verilmeliydi. Komünist blokların büyük sloganı “Toprak işleyenin su kullananındı” 1979 seçimlerinde Bülent Ecevit bile bu sloganı öne sürdü. Evet belki bir toprak reformu yapılmalıydı ama, Sosyalist sistemde olduğu gibi kapanın elinde kalmamalıydı.
1940’lardan sonra Türkiye’de bir Sovyet hayranlığı başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yarı feodal sistem bu sosyalist hayranları için bulunmaz bir kaynaktı.
Okumuş, yarı okumuş özellikle Köy Enstitüsü me’zunları için sosyalizm (aslında komünizm) en uygun sistemdi.
Hâlâ eski sistemle yapılan tarım, tabîî ki pek verimli olamıyordu. Traktör ve benzeri tarım ekipmanları azdı. Bunu derken Batı’da da tarımın tamâmen teknolojik olduğunu savunmak mümkün değildi. ABD’de, teknik tarımın en önemli argümanı petrol olduğu için burada ziraat daha çabuk gelişti. Osmanlı’nın petrol sâhalarına el koyan Batı, zâten tarımı karasabana mahkûm ediyordu. Devlet bitmiş, yeni devlet kurulma safhasında, iç isyanlar patlak vermiş, fakr u zarûret istismâra açık bir ortam meydana getirmişti. Fabrika yok denecek kadar azdı. Zannetmeyin ki Batı o zamanlar fabrikalarla doluydu. Orada ilk sanâyi devrimi 1760’larda başlayıp, 1830’lara kadar devam eder. Esâsen sanâyi devrimi 1840-1870 yılları arasındadır.
Osmanlı’da ilk anonim şirket 1850 yılında Şirket-i Hayriye olarak kuruldu
III. Selim döneminde (1789-1807) 1793-1794 yılları arasında top, tüfek ve mâden ocakları ve barut üretimi başlamış, 1805’te Beykoz’da kâğıt ve çuha fabrikaları açılmıştır. Osmanlı’dan yeni devlete, Hereke ipek dokuma, Fesâne yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri fabrikaları intikâl etmiştir. Bunlar basit şeyler değildir. Sultan Abdülazîz’le başlayıp Abdülhamîd Han dönemindeki hızlı sanâyileşme, açılan yüksek okullar, modernize edilmeye başlayan donanma ve askerî sistemler Batı’yı rahatsız ettiği için Osmanlı’yı yıktılar. Şurası muhakkak ki Osmanlı yıkılmasaydı devrin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacaktı.
1940’larda başlayan sosyalist akım sevdâsı taraftarlarını, yazar kadrosunu ve sempatizanları hızla Kuzey’e, Sovyetlere yöneltmeye başladı. O zaman Himmetgil Emîn’in bir şiirinde dediği gibi: “Garba yönelmeye râzı dilken şimdi de milletçe şimâle döndük.”
Bu, gerçeğin tam da ifâdesiydi; devlet kadrolarında özellikle de eğitimde komünizan faâliyetler hızla çoğalıyordu. Millet Batıya dönmekten şikâyetçiyken Kuzey’in (Sovyetlerin) yandaşı olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyordu. Artık sosyalizm basit ve mâsum bir fikir hareketi değildi. 1945’ten îtbâren hemen hemen Doğu Avrupa, Asya Türk illeri bu kızıl hegemonyanım sultasına girmişti. Artık hedef Türkiye idi.
Komünizmin ekonomik ve felsefî karakteri Karl Marks ve Hegel tarafından şekillendirilmiş, Sovyetlerde Lenin stratejist ve Stalin zulüm ve gaddarlığı ile kültür, müzik, edebiyat ve resim san’atinin sahnesi olan Rusya’yı eski hâlinden tamamen çıkardılar; vulgar, barbar, sâdece silâh sanâyiine ve propaganda aracı olarak gördüğü spor ve olimpiyatlara büyük önem veren kısır bir devlet yaptılar.
Henüz grevler dönemine geçmeyen Türkiye’de 1970’lerde büyük grevler dönemi de başladı. Fransa’da 1968’lerde başlayan öğrenci hareketleri hemen ülkemize de sıçradı. Önce amfilerde panellerle başlayan fikrî tartışmalar 1970’lerde kanlı kavgalara dönüştü. Komünizmin gıdası sokak çatışmaları ve grevler giderek yaygınlaşıyor, sineme ve tiyatrolar da bunun yeni tezgâhları hâline geliyordu.
Yeni Türkiye’nin kuruluşunda eskiyle bağların koparılması, dînî duyguların törpülenmesiyle yeni bir gençlik yetişiyordu. Cumhûriyetle gündeme oturtulan Türkçülük ve milliyetçilik dînî hüviyeti olmaması itibarıyla yaygınlaşamadı. Zâten 1944’te de aslen Türkçülük Turancılık olarak bilinen dâvâda yargılanan kişiler aslen o dönemin komünizan faâliyetlerine bayrak açmışlardı. Bunlar ağır cezâlara ve işkencelere mâruz kaldılar. Meydan âdetâ sol faaliyetlere açılmıştı.
Artık dünyâyı hızla saran bir sosyalist (komünist) tek yönlü san’at ve edebiyat gelişiyordu. İşçi, köylü, emekçi, burjuva, patron, ırgat, yoldaş, tavariş gibi terimler yağılaşmaya başladı.
Artık birçok ülkede burjuva diye mal mülk sâhibi veyâ muhafazakâr insanlar kastediliyordu.
Artık Sovyetlerin yeni yüzü ve örnek sosyalist, komünist yazarlar sür’atle parlatılıyordu. Bu cümleden olarak Dimitri Furmanov, Aleksandr Fadayev, Fiodor Raskolnikov, Aleksandr Bezyamenski ve Leopol Averbakh gibi şâir ve yazarlar yeni sistemin ateşli propagandistleriydi. Bunlar Komünist Gençlik Teşkilâtı’nın (Komsomol) öncüleriydi. Bunları dünyâ kamuoyuna Realist akım temsilcileri gibi gösterseler de, bunların gerçek realist yazarlar Stendhal, Balzac ve Flaubert ile benzerlikleri yoktu.
(Kısmen faydalanılan kaynak; Erdoğan Uygur, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl 9, Sayı1-2, 23-30 Nisan- Ağustos 2005, Ankara Üniversitesi Dil Târih Coğrafya Fakültesi)
Dînî eğitimden kopuk, ezandan ve Kur’ân-ı kerîm’den mahrum yetişen gençlik bu akıma çabuk adapte oldu. Hızla teşkilâtlanan Türk komünistleri özellikle Sosyalist Rusya’nın peykleri olan Balkan ülkelerinde, Sovyetlerde eğitiliyor ve Doğu Almanya’da kurdukları kızıl “Bizim Radyo” ile yayın yapıyorlardı.
Bu yeni ekol alternatif olarak gelişen millî ve ma’nevî değerlere yönelen ve yeni filizlenen gençler ve muhtar, öğretmen, imam çatışmaları ile köyleri ve şehirleri ifsâd etmeye çalışıyorlardı.
Daha sonra üzerinde uzunca duracağımız geleneklere ve dîne saldırı ekolü olarak yetişen yeni lâik yazarlara geçmeden önce asrın gereği gibi görünen sosyalist yazarlar ayrık otları gibi bittiler.
Toplumsal gerçekçilik adına basın, roman ve hikâye ile sosyalizme da’vetiye çıkaranlar sü’atle artmaya başladı. Bu grubun belli elemanları şunlardı: Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tâhir, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, Muzaffer İzgü, Necati Cumalı, Faik Baysal, Dursun Akçam, Abbas Sayar, Cevdet Kudret, Talip Apaydın, Cahit Irgat, Reşat Enis, İlhan Tarus, Cevat Şakir, Mahmut Makal, Bekir Yıldız, Erol Toy, Osman Şahin, Orhan Hançerlioğlu, Vedat Nedim Tör, Erdal Öz, Mehmet Seyda.
Bu yazarların eserlerinde siyâsî ideoloji (sosyalizm) hep ön plândadır.
Roman ve hikâyelerde çok sağlam bir kurgu görülmez.
Eserlerde köylü ağızlarına çok fazla yer verilmiştir.
Yazar okuyucuyu kendi doğrultusunda yönlendirmek ister.
Sokaklar fırçalarımız, meydanlar paletimiz diyerek san’at ve edebiyâtı her mekâna nüfuz ettirmeye çalışırlar.
Şimdi yeni bir ruhla yeni bir nesil yetiştirmek zorundayız. Hiçbir hayırda “geç kalma” diye bir ma’zeret olamaz.
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra’nın önceki yazıları…