“Bugün yine ben benden uzaklardayım! Milletin peşim sıra taş atıp MECZUP diye bağırması boşuna değilmiş…”
Sebzeler, yaban otlardan tek tek ayıklanmış, suları verilmiş, papatyaların, çiçeklerin, çimenlerin ışıltısını ortaya çıkartacak şekilde düzeltiyorlardı hâlâ. Güllere gelince, her zaman ve her yerde insanları tesiri altına alacak kadar fevkalâde güzellerdi. Bunların hepsi de Rabbimin biz kullarına nimetiydi. Toprağın süsü, insanoğlunun varlık sebebiydi... diye düşünüyordum.
Sayısız güzellik hâkimdi etrafa... Evet, sanki bir gecede yüzlercesinin açtığı çiçekten bir dünya seyrediyordum. Sanki çimenler, çiçekler bütün yeşillikler boyunlarını eğmiş, hürmet gösteriyordu kendilerini yoktan Yaradanına.
Güzel havalar, her şeyden önce bir huzur ve saadet, yerinde duramama hâli, hareketli bir gençlikti. İnsan tüyden hafif oluyordu böyle günlerin sabahlarında. Ben de onu yakinen hissediyordum içimde. Gözüm karşı ufuklarda, kızıl altın sarısı güneş huzmeleri yüzümde, kulaklarımda kuş cıvıltıları, delicesine yürüyordum tozlu yollarda. Başım havalarda, ayaklarım toprağın üstünde, gönlüm ise her daim olduğu gibi yine toprağın içinde. Öylesine meczuptum ki olmayan aklım hepten örtülmüştü; günlerimin bundan sonra hep güzel gideceğini sanıyordum. Oysa her sabah böyle olmazdım, hikmetinden suâl olmaz, bu sefer farklıydı her şey; ne işsizliğim geliyordu aklıma ne de fukaralığım.
Medreseye başladığımda hocamdan ilk duyduğum cümlelerden biri aklımda kalmış her ne hikmetse: “Herhangi bir şey elden çıkıp gittiyse gitti demektir. Nasibi bizde değilmiş, bizdeki sırası sona ermiş, bizimle olan alâkası bitmiştir. O zaman peşinden ağlamayın, bırakın giderse gitsin!”
“Hayırdır, bugün yine ben benden uzaklardayım! Milletin peşim sıra taş atıp MECZUP diye bağırması boşuna değilmiş…” diye içimden geçirirken Dicle kıyısında bir kalabalık gördüm. Elimden olmadan düşüncelerim de dağıldı, hoş kokular, görüntüler de “pır” diye uçtu gitti. İnsan ve akılalmaz nefis hakikatiyle tekrar yüz yüze kaldım.
Ben çok diyeyim siz yüzlerce karga, kuzgun, kartal, akbaba, martı yani ne kadar yırtıcı kuş varsa üşüşmüştü. Avına atlayacak kedi hassasiyetiyle öyle kalabalığın dağılmasını bekliyordu hepsi de. Hani fırtınalı havalarda yalpalayan bir geminin etrafında köpek balıkları dolaşır ya... tam onlar gibi dolaşıyor, bazen de siperleniyorlardı. Kendi akıllarınca kalabalığı takip ediyorlardı. Birkaç adım ileride, yarısı çamura gömülmüş, üzerinde yırtık elbiseleri, perişan bir vaziyette, orta yaşlarda bir adamın kanlı bedeni uzanıyordu. Bir kayanın dibinde yüzü semaya sabitleşmiş biri hayata veda etmiş öyle kalakalmıştı. Başka bir ağaç altında kadın mı, erkek mi ne olduğu tanınmayan bir ceset sersefil vaziyetteydi. Tozpembe hayallerimin ardından karşıma bu felâket manzarası çıkınca kanım dondu galiba; ne ileri gidebiliyordum ne de geri. Telâşlı insanlar, sağa sola kaçışırken vahim tablo daha bir detaylı ortaya çıkıyordu. Sayısız ölü ve yaralı vardı, gördüğüm kadarıyla.
DEVAMI YARIN