Ortalık ana-baba günüydü...

A -
A +

Konuşmaları dinledikten sonra artık her şeyi kaybettiğime inandım.

 

 

 

Bu şehirde her şey çok; araba, insan, mağazalar... Daha çok hayat dolu park ve bahçeler… Oysa Erzurum hiç böyle miydi? Evler boş ve sessiz; avlularda paslı sabanlar, kağnı tekerlekleri, ot, saman, artık kimsenin girip çıkmadığı yarı devrilmiş bahçe kapıları… İstanbul’la Erzurum’u ve bilhassa köyümü mukayese etmek tek kelimeyle imkânsızdı… Her birinin kendine has güzelliği vardı.

 

               ***

 

Rüyalarda gördüğüm,

 

Hayal kurup ördüğüm,

 

Beni öyle bağladı,

 

Oldum sanki kördüğüm!

 

Çok değişik hislerle imtihan salonuna gittim. Ortalık ana-baba günü. Yüz talebe alacaklar beşyüz kişi çağrılmış. Herkes, yarışacağı müsabaka arkadaşını tartmaya çalışıyor.

 

"Kimsin?

 

"Nerelisin?"

 

"Ne iş yaparsın?"

 

Sualleri havada uçuşuyor.

 

Bu tanışma faslına kadar imtihanı kazanacağıma olan ümit ve itimadım tamdı. Hem puanlarım yüksek, hem kabiliyetim… Konuşmaları dinledikten sonra artık her şeyi kaybettiğime inandım. Çünkü oraya gelenlerin çoğu yüksek eğitimli, tecrübeli, birçoğu yurt içinde, dışında sergiler açmış profesyonel sanatçılardı. "Erzurum, Narman’ın bir dağ köyünden gelmiş garip Ragıp’a bunlardan nerede sıra gelecek?" diye düşünüyor çok fena hâlde üzülüyordum. Nasıl etmiş de böyle bir hataya düşmüştüm. Bütün bölümlere direkt kaydolma imkânım varken, elimin tersiyle itmiş, böyle bir maceraya girerek başıma iş açmıştım. Köyüme, aileme gidip ne diyecektim? Onlar benden çok ümitliydi adamların yüzünü yere baktıracaktım eyvah! Moralim sıfır…

 

Gelmişken bari şansımı bir deneyeyim, imtihanıma gireyim. Formalite icabı olsa dahi imtihan olacağımız atölyeleri buldum. Alınacak yüz kişiden fazla profesyonel sanatçı tesbit etmiştim. Onların arasından sıyrılıp çıkacağıma ihtimal vermiyordum. Diğer bir ifadeyle muvaffak olamayacağıma kesin gözüyle bakıyordum.

 

Hiç unutmuyorum; ilk imtihan 70’e 100 cm ebatlarında bir kâğıda kara kalemle erkek manken resmi çizmekti. Kaybetmiş bir yarışmacı hâlet-i ruhiyesiyle oldukça rahat çizdim verdim, çıktım. Ertesi günü; sandalye üzerine şal, alüminyum çaydanlıkla bir kompozisyon hazırlamışlardı. Onu da suluboya tekniğiyle büyük boy bir kâğıda aktarmamızı istemişlerdi. “Nasıl olsa kaybedeceğim” diyerek hiç de itina göstermeden oldukça rahat bir şekilde çizdim, boyadım verdim. Neticeleri; ne zaman, nasıl öğrenebileceğimin bilgisini alıp çıkarken yıkılmıştım âdeta. Kendimi düşünmüyordum ama köye yüksek tahsil kaydı yaptırmadan dönmenin ne demek olduğunu bilen biri olarak fena üzülüyordum. Üstelik bütün imkânlarımı da kaybetmiştim. Başımı duvarlara vurasım geliyordu, nafile…

 

DEVAMI YARIN

 

 

 

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.