Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur...

A -
A +

"Muska yazmayı, hastaları, büyülenmiş olanları okumayı sanat hâline getirmek din işleri değildir!"

 

 

 

Şemsüddîn Hüsrevşâhî hazretleri kelâm âlimlerinin meşhûrlarındandır. 580 (m. 1184) senesinde İran’da Tebrîz’e bağlı Hüsrevşâh köyünde doğdu. Büyük âlim Fahrüddîn-i Râzî’nin talebesidir. İlimlerinin çoğunu ondan öğrendi. İmâm-ı Fahrüddîn-i Râzî’nin vefâtından sonra Şam’a geldi. Orada ders okuttu. 652 (m. 1254) senesinde Şam’da vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:

 

Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur. Şirkten ve haramlardan sakınmakla olur. Kalbde hâllerin hâsıl olması ve bazı şeylerin keşfolunması, görülmesi ve fen bilgilerinin dışında, akılları şaşırtacak işlerin yapılması, kâfirlerde de hâsıl olur. Riyâzetler çekmek, belli şeyleri ibâdet olarak yapmak, muska yazmayı, hastaları, büyülenmiş olanları okumayı, üflemeyi, sanat hâline getirmek din işleri değildir. Câhilleri, ahmakları toplamak ve dünyâlık ele geçirmek için yapılmaktadır.

 

İslâmiyette bunların kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. İslâmiyette kıymeti olan ve ehemmiyeti olan ve insanı Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ancak, O’nun Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) uymak, o yüce Peygamberin izinde bulunmaktır. Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın (radıyallahü anhüm) yolu budur. Kur’ân-ı kerîm bu yolu göstermek için gönderilmiştir.

 

Resûlullah efendimiz, bütün peygamberlerin efendisi olup, kemâlât-ı ilâhiyyeyi, yanî Allahü teâlânın ihsân ettiği kemâlâtın cümlesini kendinde toplamıştır. Âlimlerin ve velîlerin gıpta ettiği ilimler ve feyizler, O hazretin kemâlâtından bir nûr zerresidir. Peygamber efendimiz, kendinde toplanan bu kemâlâtı, Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) gönüllerine akıtarak, onları, Allahü teâlâya olan yakınlık mertebelerinin en üstününe ulaştırdı. Böylece Eshâb, ihsân, iyilik, yakîn, muhabbet ve ma’rifet derecelerinde en büyük mertebeye yükseldiler. Dünyâdan yüz çevirmeyi, âhırete dönmeyi ve Peygamber efendimizin bütün sünnetlerine uymayı âdet edindiler. Müminin mirâcı olan ve sünnet üzere (Peygamber efendimize tam uyarak) kıldıkları namazdan, Kur’ân-ı kerîm okumaktan, zikirlerden nasîbdâr oldular. Vatanlarını, mal ve mülklerini terk ederek, kâfirlerle muharebe edip, Allah yolunda şehîd olmayı arzu ettiler. Sekîne ve itminanda öyle idiler ki, Resûlullahın huzûrunda iken, onları taş sanarak başlarına kuş konardı. Resûlullah efendimizin  sohbeti ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, O’nun şereflendiği rüyet, sanki bunlara da nasip olurdu. Bu sebeple Eshâb, sohbetten sonra; “Cenâb-ı Hakkın şühûdunda idik” derlerdi.

 

 

 

Vehbi Tülek'in önceki yazıları...