Muhaliflerin Halep operasyonu, Türk medyası için turnusol kâğıdı oldu.
Günlerdir ekranlarda yapılan çoğu hatalı ‘çubuklu’ yorumlar…
Sahanın arka planı ile ilgili hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, çok biliyormuşçasına İran-Şam propagandasına hizmet eden analiz kasmalar…
Suriye’de yaşayan gazeteciler zaten olan biteni görüntüleri ve pek çok detayı ile aktarmışken, sonradan sahaya ‘iltimasla’ ulaştırılan arkadaşlarımızın yaptığı şovlar, operasyonu bizzat içinden takip eden ve yıllardır bölgedeki bütün gelişmelere en ufak ayrıntısına kadar hâkim olan meslektaşlarımıza saç baş yoldurttu.
***
Medya olarak, nasıl oldu da bu kadar hazırlıksız yakalandık?
Suriye’deki kaos, öncesi ve sonrasıyla yaklaşık 15 senedir en başlıca gündemimiz, değil mi?
Özellikle de Halep, İdlib…
İran, Rusya ve Esad’ın bombalarla harap ettiği Halep’i, mezhepçi taassupla orada yaptıkları vahşi katliamı ve milyonların çaresizce göçünü içimiz burkularak izlememiş miydik?
Nasıl oldu da, mevzi kaybettiler diye bunların tuzağına düşebildik?
Ülkemizde nasıl bir güce sahipler ki, bütün ekranlarımız onların sözcüleri gibi -SMO’yu görmeden- sadece HTŞ konuşanlara kaldı?
***
Türkiye’de, hassas noktamız olarak, sıkça gündemimize gelen bir başka bölge İdlib değil miydi?
PKK/YPG’den temizlediğimiz Afrin’le birlikte Hatay’ı kuşatan İdlib, 27 Şubat 2020 gecesi, 34 askerimizin şehit edilmesiyle (Hastanede şehit olanlarla 36 oldu) Türkiye’yi, Esad rejimi, hatta neredeyse Rusya ve İran ile savaş noktasına getirmemiş miydi?
Türkiye gereğini yapıp hadlerini bildirmese, en az 3 milyon mülteci yükü daha üstlenmeyecek miydik?
Peki, sözde çatışmasızlık anlaşması yapmamıza rağmen, İran, Rusya ve Esad, Türkiye’nin sabrını zorlayarak burayı vurmaya, taciz atışlarına devam etmiyor muydu?
***
Ayrıca, Cumhurbaşkanımızın “125 kilometre uzakta” diyerek dikkat çektiği işgalci İsrail, Lübnan ve Suriye’ye yönelik saldırıları yoğunlaştırmışken, Esad ve İran güneyde tedbir almak yerine kuzeye, yani İdlib tarafına yığınak yapıyor, Rusya’nın desteğiyle İdlib’e saldırıları artırmıyor muydu?
Oysa biz, ısrarla bu tuhaflığı gazetemizde dile getiriyorduk.
Yıllarca Suriye’de yaşamış muhabir arkadaşımız Yılmaz Bilgen’in saha bilgisi ve bölgedeki güçler üzerinden yaptığı okumalarla âdeta bugüne fener tutuyorduk.
Bundan 11 ay kadar önce, 22 Ocak 2024’te İKİ LİDERE HALEP DOSYASI başlıklı manşetimiz vardı mesela.
O zaman henüz hayatta olan İran Cumhurbaşkanı Reisi ile Rusya lideri Putin’e verilecek mesajları içeren haberde, “Ankara; PKK’nın, Halep’in bazı mahallelerinde üslendiğini, Tahran’ın da 50 bin İranlıyı Halep’e getirdiğini vurgulayacak. Halep’e özel bir statü verilmesi gerektiğini ve 3 milyon Haleplinin evlerine dönüşünün yolunun açılması gerektiğini iletecek” diyorduk.
Nitekim denildi de…
Peki Rusya ve İran ne yaptı?
Hiçbir şey.
Aksine, Esad’a İdlib’e saldırmasında yine destek sağladı.
***
11 Ekim 2024 tarihli TEHDİDİN ÖNÜ SURİYE’DE KESİLECEK manşetimizde ise “İsrail sizi de işgal edecek” ikazına kulak tıkayan Şam rejiminin sabrı taşırdığını, HTŞ’nin, Suriye Millî Ordusunun desteğiyle Halep’i almaya hazırlandığını, Türkiye’deki sığınmacıların, bu operasyon sonrası Halep’e gönderilmesinin kolaylaşacağını, ayrıca Lübnan’dan gelebilecek göçün bu bölgede karşılanacağını yazıyorduk.
İki gün sonra, 13 Ekim 2024 tarihli manşetimizde ise ESAD SURİYE’Yİ TESLİM EDECEK başlığı altında, rejimin kirli planını, Suriyeli eski bir generalin ifadeleri ile kamuoyunun gündemine taşıyorduk.
Bu iddianın altı da boş değildi.
İsrail’in yoğunlaşan saldırılarına bir tek karşılık vermeyen Esad’ın dışında, ABD ve Rusya’nın dörde bölünmüş Suriye üzerinde anlaştıklarına, İran’ın da kendi payını alma karşılığında İsrail işgaline göz yumacağına dikkat çekiyorduk.
Bugün anlıyoruz ki, bu gelişmeleri Halep operasyonu başladığında elinde çubukla ekrana koşanlar hiç takip etmemiş.
Suriye Millî Ordusu’nun desteğini göz ardı edip, İran’ın ve Şam rejiminin sadece HTŞ üzerinden yürüttüğü algı operasyonuna kapılmaları gösterdi ki, Astana’da varılan anlaşmada, İdlib’deki HTŞ varlığının zaten dolaylı olarak kabul gördüğünden de haberleri yokmuş.
Bırakın bu kadar detayı, Halep’e operasyon başladığında medyamızın verdiği haberlere bakın, hâlimiz anlaşılıyor zaten.
Halep operasyonu ne zaman başladı?
27 Kasım’da.
Bugün bütün yayınlarını Suriye’ye yıkan TV kanallarımız, o gün tek kelime ettiler mi bu çok önemli gelişmeyle ilgili?
Ya ertesi gün?
28 Kasım’da sadece üç gazetede muhaliflerin Halep’e yürüdüğü haberi vardı birinci sayfada.
Muhaliflerin Halep’i kuşattığını birinci sayfadan en büyük veren, yine bizim gazetemizdi.
Hem de güvenlik kaynaklarının bütün medya kuruluşlarına sonraki gün ulaştırdığı bütün bilgileri, bir gün öncesinden aktararak okuyucularına...
Buna rağmen, mevzuya girmekte epey direndi medya kuruluşlarımız.
29’u, 30’u…
Türkiye gazetesi dışında, Halep düşmeden manşet yapan yoktu basında.
Ne zaman ki Halep düştü, bir anda ekranlar çubuklularla, günler sonra bölgeye gittiği hâlde ilk defa kendileri kamuoyunu aydınlatıyormuş gibi şov yapanlarla doldu.
Ben bölgeyi Yılmaz Bilgen kadar bilmem ama en azından haddimi bilirim… Sorup öğrenirim, yaptığı haberi sorgular, öyle yayınlarım.
Peki sahadan hiçbir bilgi almadığı, operasyonun geri planı ile ilgili sağlam bir kaynağa dayanmadığı hâlde iddialı cümleler kurarak yorum yapanlara, üstüne üstlük bir de bölgeyi çok iyi bilen gazeteci arkadaşlarımızla tartışmaya girenlere ne demeli?
Benim bile içim şişti, Allah bilenlere sabır versin.
*************
Muhaliflerin Halep operasyonu, İran istihbaratının içimizde ne kadar güçlü ve etkili bir propaganda gücüne sahip olduğunu gösterdi.
Her ne kadar Türk devleti doğrudan bu operasyonda müdahil olmasa da; Türkiye’nin mülteci yükünü azaltması, ABD ve İsrail’in taşeronu PKK-YPG tehdidinin en azından şimdilik Fırat’ın batısından temizlenmesi ve İsrail tehdidine karşı savunma hattımızı epey derinlere taşımasını umut ettiğimiz bu operasyon en çok onları rahatsız etti ve açıkça devletimizi suçluyorlar.
İran Dışişleri Bakanı’nın Ankara ziyaretinde kurduğu cümleleri, kendisinden çok önce, Atatürkçüsü, dindarı, milliyetçisi, epey bir kesimden zaten bire bir dinlemiştik!
Onlar bize HTŞ’yi konuşturmaya çalışadursun, bizim asıl tehlikeye dikkat etmemiz lazım.
O da sahada büyük darbe yiyen İran’ın, içimizdeki aparatlarını harekete geçirerek, intikamını ‘iç cephe’den almak isteyebileceği…
Başımızdaki bela sadece İsrail, ABD ya da İngiliz değil.
Dikkat etmek, işte tam da bu yüzden ‘iç cephe’yi iyi tahkim etmek lazım.
Yücel Koç'un önceki yazıları...
Bugün üstünkörü çığlık atanlar, yarının ne getireceğini bilmeden sevinç çığlıkları atmak doğruda değil.Bu oyunun nereye çevrileceği kestirmek çok zor. Sonuçta en çok İsraili işine geliyor
Katlettikleri müslüman sayısı bakımından İran İsrail'den daha zalim.
İranı topyekûn yok etmediğimiz süre İslam ve Türkiye te rahat yok dünyada İslam ve Türk düşmanı sadece iran dır