İçinden geçmekte olduğumuz deprem fırtınası bazı toplumsal problemlerimizin de iyice açığa çıkmasına sebep oldu. Bunların en önemlilerinden biri sivil toplumdaki derin bölünme. Kriz anlarında azalması beklenecek bu bölünme, ne yazık ki, tam tersine, yeni boyutlar ve görünümler kazandı.
Türkiye’de sivil toplumun dindarlar ve seküler arasında bölünmüş olduğu söylenebilir. Şüphe yok ki bunların ilki diğerine nispetle çok daha geniş bir toplumsal kesime denk düşüyor. Ancak, gelir seviyeleri, etki alanları, özellikle sosyal medya görünürlükleri vs. açısından baktığımızda sanki ikincisi ağır basmakta. Diğer taraftan, duygusal yoğunluk ve saldırganlık bakımından da ikincisi birincisinden önde gelmekte.
Bu bölünme sivil toplum kuruluşları arasında da göze çarpmakta. Dindarların ve sekülerlerin kuruluşlarının depremde yaptıklarına yönelik yorumlarda karşımıza çıkmakta. Muhafazakâr kitleler seküler kuruluşlara dinî değerlerle bir ilgisi olmayan, büyük bir ihtimâlle yolsuzluğa bulaşmış gruplar olarak bakmakta ve destek vermemekte. Seküler kesimler de bir taraftan dindarların kuruluşlarına iyi gözle bakmamakta diğer taraftan muhafazakârların kontrolünde olan iktidara ve iktidarın çalıştırdığı devlete bağlı kuruluşlara -AFAD’a, Kızılay’a- pek güvenmemekte. Aşırıya kaçan bazıları bu kuruluşların yok edilmesi gerektiğini dahi söyleyebilmekte. Bu durum elbette bütünüyle yeni değil.
Örneğin sekülerlerin iktidarda olduğu dönemlerde muhafazakârlar kamu yardım kuruluşlarına güvenmemekteydi. AK Parti iktidarları döneminde durum değişti. Bir iktidar değişikliği hâlinde bakışların tekrar değişip değişmeyeceği merak konusu.
Sivil toplumdaki farklılıkların olması bir bakıma olağan ve sadece Türkiye’de karşımıza çıkmıyor. Dünyanın her tarafında var. Bizdeki problem bu bölünmenin çok derin olması ve en çok ihtiyacımız olan dönemlerde bile birlik ve beraberliğin önünde ciddî engel teşkil etmesi.
Şurası kesin; bu ülke ne sadece dindarların ne de sadece sekülerlerin... İki kesim de ülkenin eşit derecede sahibi. Her iki kesimde de zaman zaman boy gösterebilen diğerinin bir gün yok olacağı veya yok edilebileceği inancı da bir hayal. Ne yapılırsa yapılsın iki kesim de varlığını devam ettirecek. Dindarlar baskıcı tek parti yönetimi dönemini dahi atlattılar. Sekülerler ise 20 yıldır AK Parti iktidarı altında yaşamaya devam ediyorlar...
Elbette bu iki kesime ait sivil toplum kuruluşları olacak. Bunların her birinin varlığı meşru ve memlekete yararlı. Özellikle kriz zamanlarında. Kuşku yok ki dindarlık en büyük insani fedakârlıkların ve yardım çabalarının kaynağı. Dinî motivasyonlar olmasa hayırseverlik faaliyetleri önemli ölçüde azalır. Bununla beraber, yardımseverlik sadece dine ve dindarlara atfedilemez. Seküler insanlar da hayırseverlik güdüleriyle hareket edebilir. Bu çeşitlilik sayesinde yardım ve hayır faaliyetlerine kaynak temin etmede toplumun geniş kesimlerine ulaşılır. O zaman, tartışılması gereken mesele, bu iki farklı kesimin nasıl bir arada tutulabileceği. Şüphesiz, bir usul kuralları manzumesi olarak liberal demokrasi her görüş ve zihniyetten kuruluşların var ve işliyor olmasına müsaade eder…
Diğer taraftan, kuşku yok ki, bu kuruluşların denetlenmesi ve gözetim altında tutulması da gerekir. Devlet dışı kuruluşlarda bu ilk olarak onların bağışçılarının görevidir. İkinci olarak üyelerinin şikâyetiyle idarî denetim söz konusu olabilir. Üçüncü olarak üyelerinin veya idarenin şikâyetiyle yargısal denetleme yapılabilir. Kamuya bağlı kurumlar da idarî, hukukî ve siyasi denetime tabidir.Sivil toplumun bütün renkliliği ve çeşitliliği ile var olmasına ve işlemesine müsaade eden toplumların böyle yapmayanlardan her bakımdan daha güçlü olduğu tartışmaya ihtiyaç duyulmayan bir gerçektir. Tartışmalarımızı bu hakikati gözden kaçırmadan yapmakta fayda var.