Mahmut Kemal Aydın
İhlas Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı
Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî, 1860’daki Dürzî isyanında Hıristiyanları himayesi altına alarak on beş bin kişinin hayatını kurtardı. Hristiyanlar kendilerine yönelik bu insani tavrından dolayı Emîr Abdülkâdir’e hayranlıklarını ifade etmeye başladılar. Bu çerçevede Avrupalılar ona mektuplar, hediyeler ve şeref madalyaları gönderdiler.
Mazlum Hristiyanları katliamdan kurtaran Emîr Abdülkâdir, İngiltere Kraliçesi'ne hitaben yazdığı mektupta “Dinimin bana farz kıldığı şeyi yaptım” demiştir.
Emîr Abdülkâdir’in şan ve şöhreti Doğu’da ve Batı’da her yere yayıldı.
Abdülkâdir bin Muhyiddîn yani Emir Abdülkadir Cezairî, enteresan bir hayat hikâyesi olan ve şöhreti Avrupa’ya kadar yayılan İslâm mücâhidlerindendir. Şeriflerden olup, nesebi Hazreti Hasan bin Ali’ye dayanan Emîr, 1807’de Cezâyir’de doğdu. 1883 senesinde Şam’ın Demir köyünde vefât etti. Şam’da Muhyiddîn-i Arabi’nin (rahmetullahi aleyh) türbesine defnedilmiştir.
İlk tahsilini Kaytana’da yapan Abdülkâdir Cezâirî, Cezâyir ve Oran (Vahran) şehirlerinde büyük âlimlerden okudu. Üstün bir zekâya sahipti. Harp sanatlarında da üstün maharet sahibi oldu. İlim tahsilinin ardından, babası Şeyh Muhyiddîn, oğlu Abdülkâdir’i de yanına alıp hac yolculuğuna çıktı. Baba-oğul hac yapıp sonra, Şam’a gittiler. Şerif Abdülkâdir, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî (rahmetullahi aleyh) ile Şam’da iken görüşmüş ve ondan Nakşibendiyye icâzetini almıştır. Buradan tekrar Hicaz’a giderek ikinci haclarını edâ ettiler ve 1828’de kara yoluyla Cezâyir’e ulaştılar. Memleketine dönüşünün ardından Şerif Abdülkâdir bir müddet inzivaya çekilmiştir.
Cezâyir’deki Dayı yönetimi, 1798’deki Mısır seferine hazırlanan Napolyon Bonapart’a ihtiyaç duyduğu zahireyi vadeli olarak satmıştı. Ancak, Fransa, bu borcunu Cezayir’e ödememek için, yıllarca türlü bahaneler uydurmuştu. Cezayir’in “Dayı” denilen son Osmanlı Beylerbeyi İzmirli Hüseyin Paşa ise 1827 senesinde Fransa’nın Cezayir’e olan borcunu ödememesi gerekçesiyle elindeki yelpaze ile Fransa konsolosunun suratına vurmuştu. Fransa, bunun üzerine, Bab-ı Ali’ye müracaat ederek, Paşa’nın konsolosuna tarziye vermesini talep etti. Bab-ı Ali, İzmirli Hüseyin Paşa’ya yani Dayı’ya tarziye vermesini emretti. Hüseyin Paşa Bab-ı Ali’nin bu emrine kulak asmadı.
Fransa, Cezayir limanını aynı yıl (1827) abluka etti. Abluka 3 yıl sürmesine rağmen, Hüseyin Paşa pes etmedi. Cezayir eyaletinin başka limanlarıyla ekonomik hayatını sürdürdü. Fransa, 1830 yılında, Cezayir’e 36.000 asker çıkardı. Çarpışma 21 gün sürdü. Hüseyin Paşa, teslim oldu. Osmanlı Kaptan-ı Deryası Çengeloğlu Tahir Paşa, donanmayla Cezayir sularına yaklaştı. Fransa, bu hamleye, harp açacağı tehdidiyle cevap verdi. Bab-ı Ali, harbi göze alamadı. Osmanlı Donanması geri çekildi. Kosantine sancak beyi 2 yıl sonra silah bıraktı. Böylece, fiilî olarak 300 yıllık Osmanlı hâkimiyeti Cezayir’de sona erdi.
FRANSA İLE YERLİ CEZAYİRLİLERİN MÜCADELESİ BAŞLIYOR
Fransızların Cezâyir’i işgali üzerine yerli Arap ve Berberî kabileleri, karşı koymak için mücâdele kararı aldılar. Fas Sultanı Abdurrahman bin Hişam’a bir elçi gönderip onun emir-komutasına girmek istediklerini bildirdiler. Sultan bu teklifi kabul edip, amcasının oğlu Ali bin Süleyman’ı Vahran’a emîr olarak gönderdi. Bunun üzerine Fransa, Fas sultanını tehdit ederek bu duruma bir son verilmediği takdirde ülkesine savaş açacağını bildirince, Sultan, kardeşi Ali bin Süleyman’ı geri çağırdı.
Bu gelişmeler karşısında halk, Abdülkâdir’in babası Şeyh Muhyiddîn’in komutayı üstlenmesini talep etti. Ancak o, böyle bir vazifeyi yerine getiremeyeceği gerekçesiyle teklifi kabul etmedi. Bu vazife için oğlu Abdülkâdir’i aday gösterdi. Babası ve bütün halk 6 Aralık 1832’de ona biat ettiler. Şerif Abdülkadir o zaman 25 yaşındaydı…
Emîr Abdülkadir, işe devletin ve ordunun tanzimiyle başladı. Ordu ile bizzat alakadar oldu.
Fransızlara karşı zafer elde etmek için gereken hazırlıkları yapan Emîr bir taraftan da kabileler arasındaki ihtilafları bertaraf edip ülke içinde birliği sağladı. Bütün bu faaliyetler Fransa’nın kendisine ateşkes teklif etmesine yol açtı (26 Şubat 1834). Neticede bir antlaşma yapıldı ve bu sayede Fransa, Emîr Abdülkâdir’in devletini resmen tanımakla birlikte, bu topraklardaki varlığını resmîleştirerek, Cezâyir’in başına askerî bir genel vâli atadı.
Öte yandan Emîr Abdülkâdir de bu ateşkes ortamında şehirlerin imarına fırsat buldu. Silah, harp levazımı ve melbusat fabrikası ve imalathaneler ile ordunun yaşadığı yeni bir şehir (Muasker/Maskara) kurdu. Bir anayasa hazırladı.
Bir müddet sonra Fransa’nın belirlenen şartlara uymaması üzerine Emîr Abdülkâdir antlaşmanın ortadan kalktığına kanaat getirdi ve devlet ricâlini toplayıp cihada hazır olmalarını istedi. Vehran’a sefer için büyük bayrakların (alem) dikilmesini emretti ve cihad ilân edildiğini münâdiler vasıtasıyla halka duyurdu.
Emîr Abdülkâdir böylece Fransızlara karşı yeniden cihad ilân etmiş oldu. “Makta” denilen yerde Fransızları yenilgiye uğrattı. Fakat Fransızlar bu yenilginin intikamını almak için yeni kuvvetler gönderdiler. Fransız ordusu Emîr Abdülkâdir’in başkenti olan Muasker’e girdi ve şehri baştan sona yakıp yıktı.
1837 senesinde Emîr Abdülkâdir ile yeni göreve atanan General Bugeaud arasında “Tefna Antlaşması” olarak bilinen ateşkes metni imzalandı. Bu antlaşmaya göre Emîr Abdülkâdir, memleketin üçte ikisine hâkim oldu. Daha önce Muasker’de olan idare merkezini Tagdempt’e naklettikten sonra İslâm esaslarına dayalı bir devlet kurdu. Fas yoluyla İngiltere’den sağladığı top ve tüfeklerle düzenli bir ordu kurmayı ve Fransızlara karşı mücadelede isteksiz davrananların başlattıkları isyanları bastırmayı başardı. Emîr Abdülkâdir, Fransızları yenip şanlı bir barışa imza attıktan ve yerli güçleri de denetim altına alarak hâkimiyeti sağladıktan sonra artık emîrliği bırakabileceğini düşünüyordu. Bu maksatla, Fas Sultanı’na bir mektup yazdı. Sultan Abdurrahman, Emîr Abdülkâdir’in bu talebini kabul etmedi.
Emîr Abdülkâdir, barışı koruma çabasına rağmen Tefna Antlaşması’nın ihlal edilmesi üzerine, 1839’da Fransızlara karşı yeniden “cihâd” ilân etmek zorunda kaldı. Küçük ve hareket kabiliyeti yüksek birliklerini Fransızlar üzerine sevk etti. Fransa tarafından bölge valiliğine atanan General Bugeaud, komutasındaki birliklere 88 bin asker takviyesi daha yaparak, Emîr Abdülkâdir ile savaşa girişti. 27 Nisan 1841’de büyük bir orduyla Meleyan’a doğru yola çıktı. Emîr de nizami bir birliğini şehrin yakınına yerleştirmiş, diğerini ise ormana gizlemişti. Fransız birlikleriyle ilk teması birinci fırka gerçekleştirdi. Bu fırkayı küçük gören general ormana varıncaya kadar onları takip etti. Ormanlık alana ulaşınca ikinci fırka aniden ortaya çıktı ve ordular arasında şiddetli çarpışmalar yaşandı. O sırada Emîr de komuta ettiği birlikle düşmanı arkadan kuşattı. Neticede Bugeaud yanında bulunan bütün eşyalar ile ölü ve yaralıları da terk ederek kaçmak zorunda kaldı. Bu karşılaşmanın sonrasında daha güçlü bir orduyla tekrar bölgeye gelen Fransızlar şehirleri işgal ettiler; kadınları, çocukları ve yaşlıları katlettiler.
Nihayet taraftarlarından birçoğunun kendisini terk etmesi ve 1843’te seyyar ordugâhının Fransızlar tarafından basılması üzerine Emîr Abdülkâdir Fas’a sığınmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Fransızlar Fas Sultanı’nı tehdit ettiler. Sultan, siyasî anlaşmalar gereği Abdülkâdir’i desteklemekten vazgeçmek durumunda kaldı.
Bunun üzerine Emîr Abdülkâdir, Cezâyir topraklarına dönüp bir Fransız birliğini Ekim 1845’te Sîdî-Brâhîm’de bozguna uğrattı. Devamlı yerini değiştiren Emîr bu taktik sayesinde Fransızlara karşı bazı başarılar elde ettiyse de artan Fransız baskısı karşısında yerli kabilelerin kendisinden uzaklaşmaya başladıklarını gördü. Nihayet 1846 yazında çaresizlik içinde tekrar Fas’a sığındı.
Netîcede İskenderiyye veya Akka’da kalmak şartıyla, 1847 senesinde General Lamoriciere’ye teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Fransızlar, sözlerinde durmayarak onu hapsettiler. Sonra Emîr ve yanındakiler Fransa’ya gönderildi. Fakat Napolyon imparator olunca, Abdülkâdir Cezâirî’ye müsaade edilip İstanbul’a gönderildi.
Emîr Abdülkâdir beraberindekilerle birlikte, Ekim 1852’de serbest bırakılmasının ardından, daha önce kararlaştırıldığı üzere askerî bir gemi ile yola çıkıp 1853’te İstanbul’a ulaştı. Emîr, İstanbul’da karaya çıkınca ilk olarak Tophane Camii’ne gitti ve içeri girdiğinde kendisini Hazret-i Peygamber’in (aleyhisselam) mescidindeymiş gibi hissettiğini ifâde etti. Sultan Abdülmecid, Emîr’in gelişi onuruna büyük bir törenle karşılayarak birçok ihsanda bulundu. Abdülkâdir Cezâirî’nin Bursa’da kendisine tahsîs edilen konakta ikâmeti sağlandı. Abdülkâdir Cezâirî, 1865 senesindeki büyük zelzele sonrasında Şam’a gitti.
Emîr Abdülkâdir’in şehre gelişinden evvel Şam’daki Dârü’l-Hadîs binasını (Eşrefiyye Medresesi) bir Rum işgal edip yanındaki tekkeyi de içki deposu olarak kullanmaya başlamıştı. Emîr, medreseyi ve müştemilatını ilgili şahıstan satın alarak vakfetti.
İslam dininin birçok hükmünü değiştirerek, kendilerine Dürzi denilen bir cemaat ile Hristiyan, Katolik Maruni cemaati arasında, Cebel-i Lübnan topraklarının dar gelmesi sebebiyle yıllardan beri geçimsizlik vardı. Dürzileri İngilizlerin, Fransızların da Katolik Marunileri destekleyip kışkırtmaları neticesinde kargaşalık başladı.
Çıkan hadiselerde, Amerika ve Hollanda konsolosları öldürüldü. 1860 yılının Temmuz ayında Cebel-i Lübnan’da patlak veren ve buradan Şam’a yayılan Dürzî isyanı sırasında Dürzî çeteler pek çok Hıristiyan’ı katletmeye başladı. Bunun üzerine Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî derhal harekete geçti ve bölgedeki Hıristiyanları himayesi altına alarak onların da aynı akıbete uğramalarına engel oldu. Emîr’in ölüm ve işkenceden kurtardığı insanların sayısının on beş bine ulaştığı rivâyet edilir. Bölgeyi terk etmek isteyen Hıristiyanlardan bazıları Emîr’den Beyrut’a ulaşıncaya kadar can güvenliklerinin sağlanması hususunda yardım talep etmişler, o da elinden geleni yapmıştı. Emîr, Osmanlı Hâriciye Nâzırı Fuâd Paşa Şam’a gelip sıkıyönetim uygulayıncaya kadar bu problemle bizzat uğraştı. Fuad Paşa, bu olayın elebaşları yanında binlerce kişiyi tutuklayıp hapse attı ve özel mahkemeler tayin etti.
Hristiyanlar kendilerine yönelik bu insanî tavrından ve müthiş icraatlarından dolayı Emîr Abdülkâdir’e minnet duyguları beslemeye, hayranlıklarını ifade etmeye başladılar. Bu çerçevede Avrupa ülkeleri ona mektuplar, hediyeler ve şeref madalyaları gönderdiler.
Emîr Abdülkâdir, İngiltere Kraliçesi’ne hitaben bir mektup yazmış ve söz konusu evrede yaptığı işin gerekçesini şu şekilde ifâde etmiştir:
“Kuşkusuz ben dinimin bana farz kıldığı şeyi yaptım ve insan olmanın gereğini yerine getirdim.”
Emîr Abdülkâdir’in şan ve şöhreti Doğu’da ve Batı’da her yere yayıldı. Kerâmetleri görüldü. Kıymetli eserler yazdı.
Fransız Generali Dumas yaptıkları muhârebeler sırasında Abdülkâdir Cezâyirî’ye hayran kalmış ve onunla dost olmaya çalışmıştır. Ona İslâmiyet’le ilgili birçok suâller sorarak, tatmin edici cevaplar almıştır. Bu suâllerden biri de İslâmiyetin kadına verdiği kıymet hakkındadır. Abdülkâdir Cezâirî’nin Fransız generaline cevâbı, tam bir vakar ve nezâketle şöyledir:
“... Bu mes’elenin gerçek yüzü ve hakikati sizin işittiğinizin tam aksinedir. Müslümanların nezdinde kadınlar büyük bir hürmeti ve değeri hâizdirler. Meselâ onlar zevcelerini pek severler ve onlara karşı çok merhametlidirler. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: (Zevcelerine ancak kerîm olanlar ikrâm ve iyilik eder ve onlara ancak kötü ve alçak olanlar ihanet edip kötülük yaparlar.) Diğer bir hadîs-i şerîfte de Eshâb-ı kirâmına (radıyallahü anhüm) hitaben buyurdular ki; (Sizin en hayırlınız, zevcesine hayırlı olanınızdır. Ben, içinizde zevcesine en hayırlı ve iyilik eden kimseyim.) Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek zevcelerini kendi mübarek elleri ile deveye bindirirlerdi. İslâm büyüklerinin bu konudaki menkıbeleri, nezâket ve edebleri sayılamayacak kadar çoktur. Ev işlerinde Müslümanlar zevceleri ile müşavere ederler. Birçok işleri zevcelerine danışır, onların gönlünü almaya dikkat ederler. Kadınlar ev işlerinde reîsdirler. Dış işleri kadınlara bırakılmaz. Bu erkeklerin işidir. Bunu kadınlara yüklemez, kendileri çekerler.”
***
İhlas Vakfı, geçen sene eski Fransız Sömürgesi Çad’ın başşehri Encemine’ye bağlı Ginebour beldesinde 144 yetim çocuğun, çok iptidai şartlarda hafızlık eğitimi gördüğü bir yetimhaneyi, modernize ederek, külliye olarak inşa etmiştir. Fransızlara karşı mücadele eden Şerif Abdülkadir Cezairî’nin hatırasının ve mücadelesinin unutulmaması maksadıyla, bu yetimhaneye “Şerif Abdülkadir Cezairî Külliyesi” ismi verilmiştir.
Geniş Açı - Fikir ve tartışmada son yazılar...
Allah razı olsun
Allahüteala razı olsun efendim