Nobel ekonomi ödülü bu yıl, aynı çalışmaya imza atmış üç değerli akademisyene verildi. Özetle coğrafyanın, kitleleri yöneten kurumların ortaya çıkarılma felsefesinin kalkınma ve diğer unsurlara doğrudan doğruya etki ettiğini anlatan bir çalışmaydı.
Aslında ödülün zamanlaması da önemli. Çünkü küresel siyaset demokrasiyi sandıktan ibaret olarak düşünmeye başlamış, hatta otokrasi önlenemez bir yükselişe geçmişti. Nobel Komitesi’nin bu ödülü söz konusu çalışmaya layık görmeleri de, "durdurun bu treni inecek var" kıvamındaydı. Çünkü siyaset treninin gittiği yer doğru bir yer değil. Özgür iradeye saygı duymayan, durmadan beka meselesini ortaya atıp güvenlikçi politikaları dayatan iktidarlar sandıkta sürekli galip gelebilmek için âdeta bir huzursuzluk dönemi başlattılar. Dünyanın bir ateş topuna dönmüş olması onlara yeterince argüman sağlıyor.
Muhafazakâr iktidarların giderek aşırı sağa uca doğru hareket ettiği bu süreçte bir de başımıza "yeni muhafazakârlar" çıktı. Normalde muhafazakârlık çalışan müesseseleri koruyan, adı üstünde muhafaza eden anlamına gelirken, yeni muhafazakârlar çalışan müesseseleri ortadan kaldırıp yerine yenilerini getirme meraklısı oldular. İşte tam bu esnada Nobel Ödülü alan çalışmanın, kurumların oluşturulurken benimsenen felsefenin bir ülkenin geleceği ile doğru orantılı olduğunu anlatan önemli tespitleri içerdiğini söylemek lazım.
Otokratik ve merkeziyetçi iktidarlar belki kısa vadede bazı başarılar elde ediyorlar. Hatırlarsanız bu durumu, "seçimli demokrasi mi seçimli otokrasi mi" adlı makalemde aylar evvel dile getirmiştim. Ancak siyaset lehine fayda üretirken, toplum lehine fayda üretme fonksiyonunu giderek kaybeden kurumların oluşmasının da otokratik ve merkeziyetçi siyaset olduğunu unutmayalım. Açıkçası halkın refahı için çalışmayan, bir iktidarın ya da bir anlayışın sürekli egemen kalmasını sağlayan kurumların demokratik kurumlar olarak adlandırılamayacağı bilinmeli.
Hâl böyleyken hükûmetlerin bizzat düzeni bozan davranışları, her sabah sanki başkası yapmışçasına onlara ortalığı düzeltme hakkı da tanımakta. Çünkü düzeni bu şekilde tesis etmişler. Esasında enflasyonun da, işsizliğin de, israfın da müsebbibi hükûmetler ancak, sanki bunları başkası yapıyormuş ya da ortaya çıkarıyormuş gibi sürekli müdahale ederek siyasette bir hayatta kalma metodu bulmuş durumdalar. “Biz olmasak her şey berbat olur” iddiası da elbette peşi sıra geliyor. Hâlbuki berbat olan işlerin sorumlusu kendileri ama bunu düzeltme yetisini kendilerinde görüyorlar. "Terzi kendi söküğünü dikemez" denilen oldukça kadim örnekten yola çıkarsak, kendi elleriyle ortaya koydukları yeni kurumların nasıl oluyor da arzu ettikleri sonucu vermediğini anlamakta zorluk çekiyorlar...
Nobel alan çalışmanın belki de en önemli analizi şu üç noktada: Birincisi kaynakların kullanımı konusunda karar verme gücünün kimde olduğu çok önemli. İkincisi kitlelerin bazen iktidardakileri mobilize ederek veya tehdit ederek güç kullanma fırsatına sahip olmaları ihtimal var. Üçüncüsü ise iktidarı elinde bulunduran elitlerin karar verme yetkisini halka devretmekten başka herhangi bir alternatif olmaması ve seçeneksiz kalmaları durumu.
Meseleye derinlikli şekilde baktığımızda, eğer iktidar gücünü elinde bulunduran elitler veya gruplar hatta kitleler, kaynakların kullanımı konusunda halkı isyan ettirmeyecek bir düzeni tesis edebilirse iyi ancak, bu konuda bir hoşnutsuzluk yaşanıyor ise elbette vatandaş isyan ediyor ve yöneticileri farklı yöne bakmaları için baskı altına alıyor, nihayetinde gücü elinde tutanlar karar yetkisini halka devretmekten başka çare olmadığını görüyorlar. Ancak anlatılan bu sürecin kesintisiz veya sorunsuz devam ettiğini iddia etmek güç...
Yukarıda bahsettiğim gibi halkın gücüyle ve oylarıyla iktidara gelenlerin, "onlara soracak bir sebep kalmadı ben onların adına en iyisini düşünürüm" diyerek, bu yaklaşımı meşru kılmaya çalışan kanuni düzenlemeler yapmaya ve bu çerçevede kurumlar oluşturmaya başlaması demokrasi tarihinde sıklıkla görülmüş hadiseler. Doğal olarak, refah ve kalkınma da sürekli kesintiye uğruyor.
Kaynakların paylaşımı ve ekonomik değere dönüşmesine karar vermek kritik bir karardır ve refahın dağıtılmasında bire bir rol oynar. Diğer taraftan söz konusu kaynakların ekonomik değere kimler tarafından dönüştürüleceğine karar vermek için bir başka kritik karardır. Siyasi elitlerin kendi iş elitlerini oluşturduğu yer burasıdır. Oluşan ekonomik değerden kimlerin faydalanacağına karar vermek yine ilk ikisi kadar önemli ve kritiktir.
Dolayısıyla sadece kaynakların kendisi değil, nasıl kullanıldığı ve ne amaçla kullanıldığı, söz konusu kaynaklardan doğrudan ya da dolaylı olarak kimlerin menfaat elde ettiği halkın refahının artırılmasında büyük önem taşıyor. Eğer bir ülkede en üst gelir seviyesindekiler haricinde toplam gelirden payını artıran başka bir katman yok ise, devleti ve milleti yönetmek üzere kurulmuş kurumların doğru çalışmadığı söylenebilir. Bu durum, onların kuruluş felsefesinde bir çarpıklık olduğunu gösterdiği gibi, kuruluş felsefesine uymayan şekilde kullanılmalarından da kaynaklanmış olabileceği ihtimalini ortaya koymakta. Her iki durumda da işlerin ters gittiği ise apaçık bir gerçek.
1980’lerden itibaren siyasetin ekonomik değerler üzerindeki negatif etkisini azaltmak amacıyla yapılan "özelleştirme", "deregülasyon" gibi uygulamalar ve "özerk" düzenleyici otoriteler, seçimli demokrasilerde iktidarların, gücü tamamen ele almalarının yolunu açtığı, otokratik ülkelerin de söz konusu bu kurumları ve yaklaşımları sadece yabancı yatırımcı çekebilmek için kullandığı ama temelden inanmadığı görülmekte.
Özelleştirme, deregülasyon ve özerk kurumlar aslında farklı fikirdeki insanlardan bir ortak akıl oluşturmak için ortaya çıktı. Sanırım birçok ülkenin başaramadığı iş de bu. İktidar sahiplerinin "benim gibi düşünen ve benim dediğimden çıkmayacak en parlak kişiyi atayayım" dediği ülkelerden toplum yararına bir iş çıkması pek mümkün değil...
Özetle, otokratik veya totaliter mantıkla kurulmuş ülkeler düzenlerini bozmayacak kadar demokratikleşirken, demokrasiyi geliştirerek bugünlere gelmiş olan ülkeler giderek otokratikleşmeye başladı. Yani yukarıda da belirttiğim gibi liberal demokrasi giderek seçimli demokrasiye, otokrasi de giderek seçimli otokrasiye dönüşmeye başladı...
Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson’un Nobel Ödülüne layık görülen çalışmasının; iktidarda kalmanın yollarını arayan değil, refahı artırmak ve adalet içinde dağıtmak isteyen siyasetçilerin dikkatle incelemesi gereken bir eser olduğuna inanıyorum. Diğerleri zaten bu olumlu yaklaşımları benimsemiyor. Güç, amaç hâline gelmiş ise orada mantık değil menfaat çalışır...
Unutmadan: Dünyada birçok kişi tüm bu olumsuzlukların düzelmesi için "iyi kalpli diktatörler" gerektiğini düşünüyor. Sanırım "beni ez, ama beni aç bırakma" felsefesinin zirve yaptığı noktadayız.