İslâm döneminde "Endülüs" adını alacak olan İber Yarımadası, Anadolu’nun izdüşümü gibidir. Müslümanlar, Anadolu’yu, Ortodoks Şarkî Roma’dan, İber Yarımadasını da Katolik İspanya’dan aldılar. İspanya’yı Emevi Devleti’nin Kuzey Afrika Valisi Musa bin Nusayr’ın emriyle 28 Nisan 711’de Tarık bin Ziyad, Anadolu’yu 26 Ağustos 1071’de Muhammed Alparslan fethetti.
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın fetih günü Malazgirt Ovası’nda sayıca fazla düşmanla çarpışacak ordumuza nutuk irad etmesi, şahadet ve gazaya işaret etmesi ve onların duygularını coşturması gibi Tarık bin Ziyad da yeni çıktıkları topraklarda bunu yaptı. İslam Orduları, karaya ulaşınca onları taşıyan gemiler ateşe verildi. Gemilerden duman ve alevler yükselirken kölelikten fatihliğe yükselecek olan Tarık bin Ziyad, askerlerine şu nutku veriyordu:
-Askerlerim!.. Gemileri yaktık!.. Önümüzde düşman, ardımızda deniz var!
"Yâ ölecek veya zafer kazanacağız!"
7 bin bahadır, îmân ve azîmleriyle birbirini takip eden büyük fetihler yaptı. Sonraki senelerde Paris’e kadar yaklaşıldı. Ama ne hikmettir ki Avrupa’nın doğu ucunda bir Müslüman Devleti şafağı sökerken batı ucunda da bir Müslüman Devleti grubu yaşanmak üzereydi. Hilalin iki ucu buluşamadı.Hâkimiyet tesis edilince fethedilen toraklarda evvele Şam’a bağlı Valiler Devri başladı. Bunu, Beylikler, Muratıblar, Muvahhidler, Gırnata Emirliği takip etti. Sonuncusu hariç ömürleri 50 ile 100 yıl arasındadır. Gırnata, 1232’den 1492’ye kadar 260 yıl yaşamıştır. İspanya, 2 Ocak 1492’de Gırnata Devleti’ne son verdi. Bundan sonra zulüm ve vahşet başladı. Müslümanlara ve Yahudilere soykırım yapılıyordu. Katolik İspanya 3 şart koşmaktaydı:
-Ya Hıristiyan olacaksınız, ya gideceksiniz veya ölmeye razı olacaksınız!!!
Bunları dediler ve dediklerini tavizsiz şekilde tatbik ettiler.Her halükârda vatanlarına tutunmak isteyen Müslümanlar, 1492’den 1610’a kadar Müdeccenler ve Moriskolar diye muhtar, otonom idarelerle varlıklarını idame ettirmeye çalıştılarsa da Papa’nın tahrikiyle İspanya kral ve kraliçeleri onlara hayat hakkı tanımadılar. Müslümanlar 711’den 781 yıl sonra mağlup olarak devletsiz kalmış, 899 yıl sonraysa vatanlarından tamamen kazınıp sürülmüşlerdi. Onların bir kısmı katledildi, bir kısmı, şeklen din değiştirdi, bir kısmı Fas, Tunus ve Cezayir’e ve bir kısmı da İstanbul ve Anadolu’ya nakledildi. Dehşetli bir zorluk yaşayan bu insanları, Padişah’ın buyruğuyla Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Murad Reis gibi kaptanlarımız taşıyorlardı. Zaman içinde Padişahlar değişse bile Payitaht, yardımdan geri durmadı. Diplomasiyi kullanarak zulmü engellemeye, yerlerinde kalmalarını temine çalışıyor ve başka çare kalmayınca da bu göçleri gerçekleştiriyordu. Mesafe çok uzaktı. Başka çare yoktu.
Osmanlı, henüz Cihan Devleti olurken bu facia başlamıştı.Endülüs Müslümanları, bugünkü İspanya ve Portekiz’in çoğuna yakınını elde etmişlerdi. İnsanlık tarihinin en muhteşem medeniyetlerinden biri burada kuruldu. Bu topraklarda başta Muhyiddini Arabî olmak üzere değerli âlimler ve sanatkârlar yetişti. İleri bir mimarî ve edebiyatı doğdu. Bir medeniyet hangi unsurlardan müteşekkilse o sahalarda zirveye ulaşıldı. Hâl bu iken İspanyollar, Papa’nın da teşvikleriyle 1492’den itibaren bu 8-9 asırlık medeniyet birikimini yakıp-yıktılar. Dünyanın en muazzam eserlerinden olan Gırnata Ulu Camii’nin içine kilise yaptılar. Kurtulan eser sayısı çok nadirattan oldu.
Cihad ruhuyla yola çıkıp, kısa sürede Batı Avrupa’yı hâkimiyetine alan ve vatan edindikleri topraklarda muhteşem bir medeniyet inşa eden Endülüs Müslümanları, yokluk darlık, imkânsızlık imtihanını layıkıyla verdiler. Mükâfatı zafer ve medeniyet oldu.
Fakat ihtişam döneminde imtihanı veremediler. Dinî inançlarda sapmalar oldu. Tercüme edilen felsefe kitaplarının etkisinde kaldılar. Nefsani davranışlar arttı. İnanılması zor ama parçalara ayrılarak İspanya’dan yardım alıp birbirleriyle savaştılar…
Endülüs tecrübesi, Hıristiyan dünyasına cesaret verdi. Osmanlının Balkanlardan sökülmesinde ve I. Dünya Harbi’nde İstanbul ve Anadolu’nun işgal edilmesinde bu cesaret ve tecrübenin eseri vardı. 1071’i, 1453’ü unutmadığımız gibi 1492’yi de unutmamalıyız. Endülüs, çok esaslı şekilde müfredatta yer almalıdır.
İmamı Şâfiî Hazretlerinin içtihadına göre tarihin bir döneminde Dar’ül İslâm yani İslâm Mülkü olan bir toprak, ebediyyen Dâr’ül İslâmdır…