Bir milletin, başına gelebilecek en büyük sıkıntıların başında toplumun en zenginler ve en fakirler, zirvede safa sürenler ve tabanda sürünenler diye ikiye ayrılmasıdır. Böyle bir manzara o ülkedeki adaletsizliğin de belgesidir. Hindistan ve Brezilya iktisadî güç olarak dünyanın en iyileri arasında yer alırlar. Hâlbuki Hindistan’da temizlik işçileri, sabahları çöp toplar gibi sokak ve cadde kenarlarından insan cesetleri toplarlar. Brezilya’da cüzdanla dışarı çıkmak mümkün değildir. Bu iki ülkeye dair daha birçok misal verilebileceği gibi daha başka benzer memleketler de gösterilebilir.
Müstemlekeci, emperyalist dünya, buralara girip iliklerine kadar sömürürken bir yandan da kendilerinden yana sınıfların oluşmasını temin etmişlerdi. O başlangıcın bugünkü şekli, o devletlerde zıtların varlığı olmuştur.
Kapitalist Batılı güçler, bir asır evvel ülkemizden ayrılırken de kendilerine yakın, tâbi ve hayran bir elit zümre bıraktıysa da bizde asırlardır sürüp gelen, sağlam aile, komşuluk, mahalle hayatı sıcaklığı, köy-kent dayanışması, tevekkül, merhamet, görüp gözetme, zekât gibi onlarca değer sebebiyle cemiyetin ana omurgasını teşkil eden orta tabaka veya diğer adıyla orta direk bugünlere dek sürüp geldi. O istila, harp, kıtlık, darlık hatta darbe yıllarını milletçe sahip olduğumuz bu değerlerle atlattık.
Aynı durum, aynı Osmanlının teb’ası gerek Balkan ve gerekse Arap coğrafyasında olmadı. Rumeli, farklı parçalanmışlıklara sürüklenirken Arap coğrafyası, büyük çoğunluğuyla gönüllü müstemleke oldu. Oralarda devlet görünümlü her memleket, bir ailenin elindedir, o aile de malum merkezlerin elinin altındadır.
Yukarıda temas ettiğimiz hakikati genişleterek bir kere daha tekrarlayalım ki Türkiye olarak bizim, bugüne kadar böyle bir akıbete düşmememiz yani en zenginler ve en fakirler ülkesi olmamamızın dinî, tarihî, içtimâî, ırkî, harsî... birçok sebebi vardır. Devlet kurma ve teşkilatçılıkta usta olan Türkler, İslâm’la şereflenince bu hasletleri daha bir pekişti. Bundan dolaydır ki kayıp yıllarımızdan sonra bile kendimizden kopmadık. Belki bir avuç seçkinler zümresi oldu ama hiçbir zaman uçurumlar oluşmadı.
SSCB döneminde onca gayrete rağmen komünizmin Türkiye’de kök salacak toprak bulamamasının temel sebebi bu tasvir ettiğimiz sosyolojik vakıadır. Çünkü, bizde işçi sınıfı yoktu. Bir-iki asır evveline kadar bizde -esas itibariyle- zenaatkârlar, esnaf, köylüler ve askerler vardı. Devrin diğer dünya memleketleri de çok farklı yapıda değildi. Bu yapı onlarda sanayileşmeyle değişti. Sanayileşme fabrikayı getirdi, fabrika işçi sınıfının doğmasına sebep oldu.
Biz, sanayi inkılabını yakalayamadığımız için bu manzaralar da yaşanmadı. Yirminci asrın ortalarından itibaren küçük sanayi çalışma hayatımıza girdi. Yirminci asrın sonu ile yirmi birinci asrın başından itibarense kendimiz bile çok farkında olmadan teknoloji, internet ve haberleşmeyle yeni bir yola girdik. Hantallaşmış sanayie mukabil hızlı bir süreçle buluşmuştuk. Bu arada neredeyse köylü toplum olmaktan çıkmıştık:
1950-1990 arasındaki 40 yıl iç göç, 1960-1980 arası gurbetçi göçü ve 2010-2023 arası sığınmacı göçü tarihimizdir. 1990-2010 gecekonduların şehirleşmesi, 2015-2023 de kimliğini kaybetmiş şehirlerin dönüşüm tarihleridir. 2000-2023 arası sermayenin tekelleşmekten çıkıp yeni zengin zümrelerin mesafe alma dönemidir. Bu dönem, muhafazakârların varlıkla imtihanıdır. Bütün bunlar 75 yıllık bir zamana sığmıştı. Bu 75 yıl içinde 3 en önemli iktidar oldu. DP, ANAVATAN, AK Parti… Yine bu 75 yılda 27 Mayıs diye bir kanlı darbe, 12 Mart Muhtırası diye bir yarı darbe, 12 Eylül diye etkili bir darbe ve 28 Şubat diye eksiksiz faşist bir darbe yaşandı.
Bütün bu veriler ihmal edilirse bugünkü problemler çözülemez. Bugünden haber verelim ki bizi birçok ümid verici kapı beklediği gibi birçok endişe duyulacak sıcak dalga da beklemektedir. Şu günkü ahlaki çöküş, bu toplumda hiçbir zaman yaşanmadı. Komşuluk, mahalle hayatı, dayanışma, sabır, tevekkül, merhamet vs. gibi kıymetler, her gün biraz daha tükenmekte. Bunlar tükenince de onların yerini katı, sert, bencil ve merhametsiz oluşumlar almakta. Muhteris yeni zenginler türemiştir. Bunların birçoğu ne taşralıdır ve ne de şehir irfanını özümsemiştir.
Varılan çizgide görünen o ki bizde artık orta direk tehlikededir. Orta tabaka tırmanma bir yana yerini koruyamıyor. Bu tesbit, iyi bir haber değildir. Bahse konu bu tehlikeyi de yüksek enflasyon, israf, özenti ve özenti ve hayranlığı besleyen küçüklük duygusu, çarşı pazardaki insafsız etiketler, enflasyon, yakıcı hayat pahalılığı, fahiş kiralar ve her maldaki aşırı fiyatlar beslemektedir.
Türkiye’nin ana ve temel ve çâre bekleyen gündemi bu acı gerçektir.
Bu gerçeğin görülmesine mâni olan her perde çekip atılmalıdır.
Her devrin adamları, her devrin zenginleri, türedi zenginler, iyi gün dostları, çevre kuşatmacıları her çağda ve her iktidar için büyük felâketidir.