İlkbahardan söz ediyoruz. Onun ne kadar geciktiğinin siz de farkındasınızdır herhalde. Halbuki erik ağaçları, badem ağaçları, erguvan ağaçları, bu vakitlerde çoktan coşmuş olurlardı. Sarısı, mavisi, beyazı, kırmızının tonlarıyla kır çiçekleri keza öyle. Tek-tük çıkagelenler var ama... Sanki gönülsüz, sanki zorla. Bütün baharın, bütün tabiatın olanca haşmetiyle uyandığı yok. Bayıltıcı enfes kokular nerede? Ne papatyalar, ne gelincikler, ne de erguvan ağaçları göz doyuracak, gönüllerde de tekrar açacak cinsten hayatı donattılar. Kuşlar da yok, kertenkeleler de, alacanın bin çeşidiyle kelebekler de. Halbuki divan şairinin "esti nesimi nevbahar, açıldı güller suhdem" dediği mevsim bu mevsim, bu günler. Papatyalar, çiğdemler, erguvanlar, kelebekler... insana küstü mü? Kıymetlerini mi bilemedik? Baharı mı karşılayamadık? Sevgimizde noksanlaşma olduğunu kabul etmeliyiz. Her canlı gibi ağaç da çiçek de sevgiyle büyür. Bazı hanımların pencerelerindeki sardunyalar, sehbalarındaki menekşeler onun için çağlayan misalidir. Bazı nur yüzlü dedelerin bahçeleri de aynı misal. Onlar, yavrularını sevdikleri gibi çiçeklerini de kedilerini de sever, okşar, onlarla konuşurlar. Ağaçların, biri, elinde baltayla ormana girdiğinde korku çığlıkları attığını yıllar evvelinde okumuştuk. Korkuyu bilen sevgiden de haberdardır. İnsanı hayrete düşürense ağacın, elinde balta olanın niyetini sezebilmesi. Âdemoğlu, muhatabının niyetini okuyamazken ağaç, bunu yapabilmekte. Galiba, tabiatı küstürdük. Bahara bile onun karşılanmasına bile ideolojiler bulaştı. Tabiat darılmasın da ne yapsın? Oto lastiği yakarak, yangın çıkartarak, adam coplayarak bahar kutlaması mı olurmuş? İs ve bahar, dayak ve bahar kan ve bahar. İncelik, güzellik ve zarafetle yakan ateş, kirleten duman ve kafa-göz yaran cop... bir arada olur mu? Olmaz. Olmadığı için de bahar dargın. Bakmasını bilen baharın gücenikliğini de anlar. Kuyu sularının kaçtığı malumdur. Hoyrat bir dinamitle en leziz su yatak değiştirir. Ve gitti gider. Bir daha bulunmaz. Bahar da öyle. Ağaçlar kesildi, orman yakıldı. Toprak çorak bırakıldı. Beton, güle, yeşile tercih edildi. Bunlar ve daha onlarca kusur ve kabahat. Bu çağın insanının en büyük eksiği kibarlık, nezaket ve incelik. İnsan, hakkıyle ne hemcinsine ne diğer canlılara karşı nazik. Trafikteki sürücü bir diğerine nasıl davranıyorsa evindeki insanlara da öyle muamele ediyordur. O huydan tabiat hoşnut kalır mı? Acaba şu depremler bu yüzden mi? Tabiat, ağaç, çiçek ve kuş... kısacası yüzyılların bize miras bıraktığı yeşil tabiat, mavi deniz... temiz çevre, emsalsiz tarih, kaba ve hoyrat bir biçimde kirletildiği için mi yer sarsıntılarıyla ikaz edilmekteyiz? Bilmiyoruz... Birlikte düşünelim. Bizim bildiğimiz, bahar gecikti. Gökyüzü açmıyor, tabiat açmıyor, bahar gelmiyor.