Kararımızı daha Ankara'ya giderken vermiştik; Zeki Tıraş'ı da alacak, Bağlum'a Yalçın Özer'in kabrine gidecektik. Kafamızdaki plana göre öğleden sonra Metin Özer'e uğrayarak hem yeni işini tebrik edecek hem de hep beraber ağabeyine, Yalçın'a gidecektik. Sonra Yalçın'ı yine -mecburen- orada bırakacak biz geri dönecektik. Fikirler, hayallerin kristalize olmuş şeklidir. Her düşündüğünüz aynen hayata geçmiyor. Geçemiyor. Geçmez. Geçemez. Ankara büromuza gidince Zeki Tıraş'ı işinden evinden, cebinden aradık. İş yerinde yoktu. Diğerleri cevap vermiyordu. Öğleden sonra Metin Özer'in Haber Vitrini'ne uğradık. Dar bir kadroyla fevkalade bir şekilde internet gazeteciliği yapıyordu. Bize işlerini, yaşadıklarını anlattı. Oradan bir kere daha Zeki Tıraş'ı aradık. Yine bulamadık. Bunun üzerine kalkıp Metin'in arabasıyla Bağlum'a gittik. Bağlum, eskiden köydü. Şimdi belediye. Ankara'yla hemen hemen birleşmiş. Birkaç yıla mahallesi olur. Tam Yalçın Özer'in yattığı kabristana girmiştik ki, cep telefonumuz çaldı, arayan Zeki'ydi. Üç arkadaş bir de ikimiz toprak üstünde birimiz toprak altında bir araya gelmek istemiştik. Olmadı ama sanki telefonla bu bir nebze telafi oluyordu. Yalçın'la Zeki üniversite yıllarında Soğanağa'da, Erenköy'de aynı evlerde kalırlardı. Yalçın tıpta, Zeki İktisatta okuyordu, biz de hukukta. Vakitlerimiz birlikte geçerdi. Türkiye'nin alevli yıllarıydı. Okur, takip eder, tartışıp konuşurduk. Ne yazık ki üçümüz bir araya gelemedik. Ama Zeki'nin telefonuyla sanki o şekilde değil de bu şekilde buluşuyorduk. Derken, Metin'le beraber o güzel insanın kabri başındayız. Metin, gözyaşlarına engel olamıyor. Biz Yalçın'ı tahayyül ediyoruz. Şu toprak nice yakışıklı insanı kıskandı. Bir küçücük söğüt dikilmiş ayak ucuna. O ağaç büyüyecek. Serpilecek insanlara gölge olacak. Yalçın'a ninni söyleyecek. Tıpkı küçüklüğünde annesi Elif teyze gibi. Yalçın'ın ölüm haberi bizim için hakikaten inanılmaz olmuştu. Çok gençti. Ülke için büyük değerdi. Şanssız bir şekilde kalemi susturuldu. Yüce Allah da O'nu buralardan çekip aldı. Ankara'da yeri çok belli. En verimli yılları Turgut Özal'ın başbakanlığında oldu. Özal, insan kıymeti biliyordu. Yazarlar vasıtasıyla halka geniş bilgiler, sunardı. En olmadık saatlerde yazarları arıyor, iş adamları gibi onları da dünyaya taşıyordu. Şimdi böyle şeyler yok. İşadamı da gazeteci de gerçek anlamda Turgut Özal'la dünyaya açıldı. Özal, Yalçın'ı çok severdi. Zaten O'nu tanıyıp da sevmeyen insan görmedik. Nasıl sevilmesin ki!..Yalçın Özer, bir sabır abidesiydi. Tahammülü en zor hadiseler karşısında bile güler, yumuşak davranırdı. Turgut Özal'ın kendisine hediye ettiği tabancayı 10 milyona satma mecburiyeti son zamanlardaki mali vaziyeti için en çarpıcı misaldir. O günkü diğer düşüncemiz de Metin ve Zeki'yle akşam yemeğinde birlikte olmaktı. Gerçekleşemedi. Zeki, ancak akşam otele gelebildi. Yalçın'la dostluğumuz 1970'ten vefatına kadar devam etti. Zeki'yle 1968'den beri dostuz. O'nunla çok eskiden beri birbirimize "dostum" diye hitap ederiz. "Dostum" hitabı bize lise ikideki resim hocamız "Etem aga"dan kaldı. En alakasız resme bile bakar bakar, öğrenciyi kırmamak için ".. dostum biraz daha etüd etsek?" derdi. Dost ah, dost... dostlar. O kadar az ki. Yine liseden arkadaşımız, baba dostumuz Zamir Kalın bir dost, üniversite yıllarında tanıma şerefine kavuştuğumuz Ömer Faruk Turan bir dost. İsmail Hakkı Sağırlı bir dost. Ve Allah eksikliğini vermesin diğer kıymetli dostlarımız. Şükür ki çoğu hayatta Siyasilere, liderlere dostların azlığını anlatmak o kadar zor ki. Onlar kalabalığı dost sanıyorlar. Halbuki gerçek dostlar iki elin parmaklarını aşar mı? Dost, arkadaştır, kardeştir...