O zehirli bir bakış, merhametsiz bir yargı ve hastalıklı bir telakkîdir. Bu anlayışa müptelâ olmuşların şuuraltlarına sinmiştir.
Beklemedikleri bir netice tecelli ettiğinde milleti, aşağılar, köylülükle, cahillikle sürü olmakla suçlarlar.
Tek Parti Zihniyetinin kökleri, 19. Asrın ortalarına kadar iner. Bu dayatmacı zihniyetin sahipleri, Batı önünde hissettikleri ezilmişlik duygusuna onların mekteplerinde bir parça okumak ve Avrupa şehirlerinde bir miktar dolaşmakla kapılır ve geri döndüklerinde de içinden çıktıkları topluma yukarıdan bakarlardı. Hakaretlerin başlangıcı, oradan gelir. Bu çarpık hâl, Tanzimat münevveriyle başlamış, İttihad ve Terakki şaşkınlığında devam etmiş, Tek Partiyle zirveyi bulmuştu. Müstemlekeci, emperyalizm taşeronu bu zihniyet, önünde mağlubiyetler yaşadığı garbın akla ziyan taklitçisi ve takipçisidir. Birtakım içtimâî, iktisâdî, ailevî, insânî sıkıntıların çâresi olarak bin yıldır bizi biz yapan her ne varsa onları terk edip topyekûn Batı’ya yamanmakla mümkün olacağını dayatırlar. Bazı inkılapların sebebi budur, Ezânın, Kur’ânın yasaklanması, camilerin müzeleştirilmesi, bu milletin tek partili hayata mahkûm edilmesi bundandır. O kadar ki erken cumhuriyette bir dönem İslamiyet’in bırakılarak Hıristiyanlığın kabul edilmesi, dar çevrelerde bile olsa dile getirilmişti. Bir vakitler, Batı’ya tahsile gidenlerin çoğu, yurda bir misyoner, bir oryantalist gibi döndüler.
1950’de seçimi kaybeden Tek Parti Zihniyeti, her seferinde milletle kavga etti. Bu sözde aydın, lafta siyasetçi, güya sanatçı, mukallid modacı, kopyacı akademisyen, ucuz gazeteci, hak yemiş servet sahipleri, bu milletin asaletini, tevazuunu, cömertliğini, dînini, ahlâkını, soy temizliğini içlerine sindiremediler. Kendileri seçilince demokrasi makbul olacaktı, reyler kendilerini işbaşına getirince değerliydi, seçimler partilerini iktidar yapınca meşru idi. Bunlar olmayınca da o yozlaşmış Batı kölesi mürekkep yalamışlar, haramla katmerlenmiş servet sahipleri, güdümlü manşetler ve onlarla birlikte yürüyen apoletliler ve kara cübbeliler her 10 yılda bir darbe yaptılar.
20. Asrın ortalarında ahali, kara lastikliydi. Köylü, şehre köy odasında asılı duran ceketi giyerek giderdi. Ömürler çile doluydu. Hayat, gaz lambası ışığında, kara saban arkasında yoksulluk içinde tükenirdi. 1980’lerde bile nüfusun üçte ikisi hâlâ köydeydi. Hissedilir şehirleşme 1950’de başlamıştı. Yaygın kara yolu, bu milletin hayatına 1950’lerde girdi. Kasaba ve köyler elektrik ve telefonla 1980’lerde tanışacaktı. 1950’lerde geçit vermeyen dağlardan yol dilenen türküler, dönemi bitmeye başladı. Üç günde de gelse kara trenlerle, durup dinlenen otobüslerle büyük şehirlere varıldı. Şehre gelmişlerdi ama ne yapar, ne yer, ne içerlerdi? Yerleşik merkezlerden uzaktaki yamaçlara adına sonradan “gecekondu” denecek damlar yaptılar. Hemen bir bahçe çevrildi. Buraya bir koyun veya keçi bağlayıp, bir kavak diktiler. Bazıları işçi, bazıları kapıcı oldular. Bazıları, şehirdeki evlerin bodrumlarına yerleştiler. 1950’lerde yurt içinde yaşanan bu seyrin bir benzeri 1960 başlarında Avrupa’ya giden gurbetçi göçüyle oralarda tekrarlandı.
Resmettiğimiz şu hayat, ortalama 5 neslin hikâyesidir. Onlar, nice seneler, gecekondulardan şehre, yanan ışığa, çeşmeden akan suya hasretle baktılar. Apartman bodrumlarında çileye talim ettiler. Bir odaya kaç nüfus sığdılar. O dayatmacı, ceberut zihniyete göre bunlar, sadece asker olup ölebilirlerdi. Kendileri gibi yaşamaya hakları olamazdı. Onlar farklı sınıftaydılar. Bu sebeple aradan bir asır geçtiği hâlde 2023 Türkiye’sinde de kendilerini iktidar yapmayanları hâlâ köylü, geri zekâlı ve sürü olarak telakki etmekteler...
Bugün böyle düşünenlere sadece acırız. Hayranı oldukları Batı, onun modası, felsefesi, tarzı, düşüncesi kendilerini bitirdi bunu göremediler. Köklerinden kopmuşluklarının farkında değiller. Onlara hatırlatmak gerekir:
-Bakın, sanki suçmuş gibi o köylü dediğiniz, kapıcı dediğiniz, horladığınız, sonra inancından dolayı çağ dışı gördüğünüz o insanlar, derin bir sükût, kayalar gibi dayanıklı sabırlarla yıllar ve yıllar boyu azimle yollarına devam ettiler. Hâlâ nasıl görülmez! Bugün Türkiye’de iktidar, şehirlere elde tahta bavul, sırtta yorganla gelip gecekondu ve bodrum katlarda çileye tahammül eden mütevazı ve mütevekkil dedelerin, ninelerin torunlarının iktidarıdır…
Eğer, o yollar açılmasaydı, köyden şehre göçler olmasaydı Tanzimat’la başlayıp giderek hızlanan bozulma, çürümeye dönüşebilirdi. O gecekondular, o kapıcı dairleri, Müslüman Türklerin büyük şehirleri yeniden fetih hareketidir. Orada veya Avrupa’da o sâde ve sakin güzel ana-babaların cevherlerinden taviz vermeden yetiştirdikleri nesiller, bugün her kademede işbaşındadır.
Kimse, bunun farkında değildi, bu bir dosya çalışması olmadı...
İlahî irâde böyle diledi.
Ve dilediği gibi oldu!..
Bu memleketin özünü teşkil eden nüfus, artık yalnızca savaşlarda ölme, tahsildarın önünde iki büklüm durma hakkına değil, eşit vatandaşlık şartlarına sahipler.
Ölmeye gelince:
Sebep ne olursa olsun şehîdlik, Türk milletinin mayasını yoğuran ağzı Kur’ânlı anaların-bacıların yani o horlanan, aklı ermez denen insanların ciğerparesi Kınalı kuzularına nasip olmaktadır.
Bir kere daha tekrar edeceğiz:
Önceki asır, yitik yüzyılımızdır.
Bu milletin nice nesilleri kendinden koparıldı.
Bu sebeple Türkiye Yüzyılı’nın başlangıcı 2023-2028 Aralığı eksiksiz bir millî ve mânevî kalkınma dönemi olmalı, Millî Eğitim, Millî Kültür, Adalet ve Aile Bakanlıklarına daha bir öncelik verilmelidir.