Bugün hoş olmayan bir söyleyişle "Suriyeli" denen insanları, 15 Mart 2011’de çıkan Suriye iç savaşı üzerine aramıza kabul etmiştik. Sadece Türkiye değil, Ürdün, Lübnan, Irak, daha uzak ülkelerle Almanya ve bazı Avrupa devletleri de kabul ettiler. Bu felâketzede insanları, Rodos adasında olduğu gibi dünyanın diğer ucu diyebileceğimiz Yeni Zelanda’da da gördük.
İç savaş veya insan haysiyetine yakışmayan başka kötülüklere maruz kalan insanların, üçüncü bir ülkeye sığınma talebi üzerine o devlet, bu talebi, 1948 tarihli BM İnsan Hakları Cihanşümul Beyannamesi’nin 14/1. Maddesi gereği kabul etmek zorundadır. Bu bir sığınma kabulüdür. Anlaşılır bir ifadeyle sığınmacıya mülteci adayı denebilir. BM’nin zikrettiğimiz beyannamesini TBMM, 5 Eylül 1961’de kabul etti…
1- Başına bombalar yağan o insanları, altında imzamız olan beyanname gereği kabul etmek zorundaydık. 2- Ayrıca din kardeşliğimiz ve tarihî bağlar itibarıyla da kabul zorundaydık. 3-Sömürgeci dünyanın "Suriye" adını verdiği o topraklar, 1918’e kadar İstanbul’dan idare ediliyordu. Bugünkü Ürdün, Lübnan, Filistin, İsrail ve Irak’ın bir kısmını içine alan bu bölgenin adı Şam-ı Şerîf Vilayetiydi. 4-Amerika’nın "Arap Baharı" aldatmasına kanan Suriye halkı, azınlık diktatörlüğüne karşı meydanlara döküldü fakat karşılık çok sert oldu. Kimse başına bomba yağan insanlara durun ve ölün deme hakkına sahip değildir…
Bir dehşeti yaşadığı için Suriye nüfusunun yarıdan fazlası gidebildiği ülkeye canını attı. Hatta onlardan hayli yüksek bir sayı denizlerde boğuldu. Bize gelenler, ana vatanlarına sığınıyorlardı. 1514’ten 1918’e kadar onlar da bu devletin mensuplarıydı. Bizden kendi istekleriyle değil, emperyalist zorbalık ve masabaşı cetvellerle ayrılmak zorunda kaldılar.
Suriye’den gelen sığınmacıların tamamının Arap zannedilmesi yanlıştır. Gelenler Arap, Türkmen ve Kürt’tür.
Bizdeki sığınmacılar, ortalama 5 milyon civarında oldu. Onları bir taraftan burada misafir ederken, diğer taraftan Suriye’nin kuzeyinde şehirler kurduk ve kurmaya devam ediyoruz. 550 bin civarında Suriyeli, yaptığımız evlere, yerlerine döndüler. Bu demektir ki her 10 Suriyeliden en az 1’i geri gitmiştir. Tamamı döner mi? Hayır. Burada doğanlar var. Getirdiği sermaye ile işletme sahibi olanlar var. Suriyeli gelin ve damatlarımız var…
Göçleri yönetmek bir siyasettir. Nitekim Amerika’nın Yeşil Kartı bu cümleden bir uygulamadır. Sığınmacıların tamamı gitmez. Gitmesi gerekenler münasip şekilde gönderilmeli. Türkiye’ye değişik alanlarda katkı verenler kalabilmeli. Endülüs’te Katolik soykırımı başlayınca Osmanlı Türkiye’si yalnızca bir kısım Müslümanları değil, bir kısım Musevileri de getirip muhtelif illerimize yerleştirdiler. Onların ticari maharetlerinden istifade edildi. II. Cihan Harbi’nde de Nazilerden kaçan Yahudi akademisyenler Türkiye’ye kabul edildiler. Bunlar üniversitelerimize hizmet ettiler. Mesela Türk Ticaret Kanunu, Prof. Dr. Hirsch adında bir profesörün çalışmasıdır.
Her Arapça konuşanının "Suriyeli" sanılması gibi bir yanlış işlenmekte. Bundan dolayıdır ki Arap dünyasının değişik bölgelerinden gelen varlıklı Arap turistler de yadırganmakta, büyük şehirlerin önemli bölgelerinde seçkin AVM’lerinde görülünce "pis Araplar buraya da gelmişler!" denmekte veya böyle düşünülmektedir. Oysa bu "pis Arap!" lakırdısı, emperyalistlerin ara açma tuzak kelimelerindendir. Buraya o sözü, oralara da "Sömürgeci Türkler!" iftirasını yerleştirdiler. Arzuları, dünkü Osmanlı ikliminin tamamının Batı’nın kapısında olmasıydı. Unutmamalı ki burada pis Arap ve pis Suriyeli dendiği gibi Avrupa’da Türklere benzer aşağılanmalar yapıldı, yapılmakta. Türk evlerinin ateşe verilmesi hafızalardadır. Bu nefret, çoğala çoğala Kur’ân-ı kerîm yakılmasıyla câmi kundaklamaya kadar geldi.
Bizim ahlak, tarih ve medeniyetimizde ırkçılık yoktur. Bir milleti aşağılamak, hor görmek yoktur. Misafire, düşküne, garibe yoksula kötü davranmak yoktur. Buna rağmen bugün, ideoloji körlüğüne düşmüş bazı kimseler, türlü söylemlerle ötekileştirme, aşağılama ve nefret suçu işlemekteler. Bu bozuk ruh hâli, onları öyle bir hâle getirdi ki turist Arapları da ellerinden gelse kovacaklar. Hâlbuki İspanya’sı, Yunanistan’ı, İtalya’sı, Fransa’sı…. Arap turistlerin yoluna kırmızı halılar sermekteler. Bizde ise cahillik, almış başını gidiyor. Korkarız yarın Rus, Japon, Malezyalı… turistleri de Suriyeli sanıp incitirler…
Bunları derken şunları görmezden gelmiyoruz.
Suriyeliler, ilk geldiklerinde bir dilenci rüzgârı esti. Her araba duruşunda, her köşebaşında Suriyeli dilenciler bitti. İlk Suriyeli imajı bu oldu. Ardından taşı sıksa suyunu çıkartacak, pahalı giyimli Suriyeli gençler, İstanbul kaldırım ve sahillerini aşındırdılar. Hâlbuki bunlar gidip Suriye Millî Ordusu saflarında çarpışabilirlerdi. Yapılan sosyal destek ve sağlık yardımlarında da şikâyetler almaktayız. Hadise küçük değildir. Tabelaları Latinize etmekle mesele bitmedi…
Bir kısım Türk vatandaşlarının kapıldığı bu Suriyeli yahut yabancı muhalifliğinde Suriye istihbaratının da rolü var mıdır? En azından yoktur denemez!.. Yüzde 9’luk azınlık Esat rejimi, el Muhaberat’a dayanır.
Hükûmet, 10 yılı aşkın sürede kazanılan tecrübeyi enine boyuna masaya yatırmalı, yabancılar yönetimi tahlil edilmelidir. Böylece gidecekler, en insanî şekliyle yerlerine uğurlanmalı, kalacaklar da isabetle seçilmelidir.
Büyük dağın, büyük derdi olur.
Büyük devlet kolay olunmuyor…
İçimizde bazı kimseler, birilerine öteki olarak bakıyorsa bu ayıp hepimizindir. "Öteki" dediğinin kardeşi olduğunu onlara öğretmiş olmalıydık.
404 yıl bir arada yaşadıklarımızla 404 gün geçinemediysek bunun izahı yapılmalı, gereği düşünülmelidir.
geçmiş tarihli yazılarınızı ücretsiz kullanıma açabilirmisiniz.Allah razı olsun,ücret ödeme imkanı kısıtlı olanlar için.