Uzunca bir süredir "Türkçe, melez bir dil oldu!" diye bir söz, zihnimde yankılanıp durmakta. Bunu yazmalı mıydım? Böyle bir hüküm "Türkçe, öldü!" teşhisinden bir önceki safhanın haberi demektir. Doğrusu bu konuyu yazmaya elimiz varmadı, gönlümüz râzı olamadı. "Türkçe, melez bir dil oldu!" demek, bir muştu değil, müjde değil kara haberdir. Birisine annesinin felç olduğunu söylemekten farksızdır…
Ne var ki gerçek saklanamaz, üstü örtülemez…
Selçuklu asırlarında Sarayda Türkçe konuşulduğu hâlde Devletin resmî dili, yazışmalar Arapçaydı. Osmanlı, bu mevzuda Türkçeden taviz vermemiş, hem Sarayda, yönetimde ve Devlet dairelerinde, hem yazışma ve fikrî ve edebî metinlerde Türkçe korunmuştur.
1293/1876 Tarihli Kânun-ı Esâsî yâni ilk Osmanlı Anayasası’nın 18 ve 57. Maddelerinde Devletin resmî dilinin Türkçe olduğu yazılıdır. Bu, şu anlama gelir: Türkçe, 1299’dan bugüne dek Devletin resmî lisanıdır... Anayasa nizamına geçmeden evvel, ihtiyaç olmadığı için böyle bir bağlayıcı kayıt yoktu. Anayasa tanzim edilirken aksine teklifler yapılması üzerine metne böyle cümle yazılmıştır…
Türkçe, Yunus Emre atamız başta olmak üzere cedlerimizden alınan Ses Bayrağımız olarak hayatta, dergâhta, medresede, divan şiirinde, ilâhîlerde, halk şairlerinde, tasavvufi terennümlerde üç-beş koldan çağlaya çağlaya devam edegelmiştir.
Bu medeniyet ikliminde kudretli bir Padişah, aynı zamanda güçlü bir şairdir.
Kılıç ve kalem dengesi tamdır.
Son şair Devlet Başkanımız Sultan "reşâd" unvanlı V. Mehmed’dir. Çanakkale Muharebeleri için şiir yazmıştır. Ancak; elinde sadece kalem vardır. Muhibbi/Kanuni, Baki, Eşrefoğlu Rûmi, Aziz Mahmud Hüdaî, Nedim, Fuzuli…. onlarca ve onlarca şair Osmanlı Medeniyetini nakış nakış işlerler. Ahmed Cevdet Paşa’nın telif ettiği Mecelle sadece bir hukuk âbidesi değil aynı zamanda Türkçe şâheseridir. Cevdet Paşa, Türkçeyi en iyi yazan son Osmanlı münevverlerinden biridir. İsimlerini zikrettiğimiz ve edemediğimiz mütefekkir, âlim, şair, mutasavvıf gibi isimler, Türkçeyi böylece tasarruf ederken dil dersi vermek gibi bir maksat ve niyetleri yoktu. Onun yeri medresedir.
Adı geçenlerin ve onlara çağdaş şairlerin hepsinin dili, bugün rahatlıkla anlaşılacak sadeliktedir. "Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" mısraının anlaşılmayacak tarafı yoktur. Muhteşem Süleyman, bu şiiri beş asır evvel yazmıştı. Yavuz’un "Şîrler pençe i kahrımda olurken lerzan, beni bir gözleri ahuya zebun etti felek!" bercestesi de öyledir. Fuzuli’nin "Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı!" diye dertlenişi öyle olduğu gibi. Yekpâre Acem mülkünü İstanbul’un bir taşına feda eden Beşiktaşlı Nedim’in şiiri de bu cümledendir. Nedim, burada yalnızca İran topraklarını değil bütün cihan mülkünü İstanbul’un bir taşına, bir sengine feda ediyor olsa gerek. Şiir zirvelerimizden gelen şu sese kim "haksızsın!" diyebilir? "Kadrini seng-i musallada bilip ey Bâkî/Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf."
Devletin coğrafyaya dal budak saldığı dönem, toplumun kendisiyle barış olduğu asırlardır.
Kılıç, düşman karşısında parıldıyorsa, şiir bulutlardadır.
Buradan şu fikir çıkmaz mı?
-Artık şükür ki İHA’lar, SİHA’lar, uydu, tank ve denizaltılar… yapıyorsak; kalkınmanın bu kanadına denk ilim ve irfan sahasında da fikir ve edebiyat eserleri vermek gerekir!
Bu cümle kesinkes doğrudur.
Kartal, çift kanatla uçar…
12 Eylül 1683 Viyana Bozgunu, yalnızca orduyu etkilememiştir. Bundan bir asır sonraki Fransız İhtilali de yıkıcı bir rüzgâr olmuştur. İçerideki düşüş ve dışarıdan esen karayel, seyfiye, ilmiye, adliye ve kalemiyeyi yani ordu, üniversite, yargı ve bürokrasiyi kökten sarstı. III. Selim, II Mahmud ve Abdülmecid Hanların çâre arayışları bunların neticesidir. 1808 Sened-i İttifakı, bir içtimâî mukavele yoklamasıdır. 1826’da Yeniçeri Ocağının lağvedilmesi, varlığı bugün Resmî Gazete adıyla devam eden Takvim-i Vekayi’nin 1831’de neşri, 1839’da Tanzimat ilanıyla Cumhuriyet’e kapı aralanması, 1840’ta kâğıt parayla nakit paranın belinin kırılması, 1856 Islahat Fermanı, ilk anayasa ve meşrutiyet!..
İdarî, askerî, ilmî, hukukî, iktisadî… sahalardaki bu arayış, sarsıntı, hatta kapışma ve çatışmalar olurken fikir ve edebiyatın bundan uzakta kalması mümkün değildi. Nitekim kısa süre sonra şahıs mülkiyetinde gazete ve mecmualar çıkmaya başlayacaktır.
Bu arada sonraki rejimde daha da artan bir hızla katiline tutunma illeti kendini gösterecektir. Bu milleti, imparatorluk tahtına oturtan ana sebeplerden biri olan Türkçe, yersiz bir anlayışla yetersiz görülmeye başlanarak Fransızca hayranlığı başlayacaktır. Bu ayıplı hâli İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük, Garpçılık teklifleri takip eder.
İzm’ler, Fransız İhtilalinin eseridir.
Türkçe, 19. Asrın ikinci yarısında Fransızca ve Farsçaya rağbet edilmesi yüzünden ağdalaştı. Yazı ve konuşma Türkçesini yabancı kelimelerle doldurmak hataydı. Bundan dolayıdır ki II. Meşrutiyet döneminde başlayan Millî Edebiyat cereyanında Ömer Seyfeddin gibi kalemlerle sade eserler verildi. Bu kararlı sadelik, sadeleştirme, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar yaşadı. Bu tavır, zengin bir öze dönüşle devam edebilirdi. Bugünkü Türkçe Sözlük’ün de aslı olan Kamus-ı Türkî, Şemseddin Sami Beğ tarafından hazırlanmıştı.
Tanzimat’tan sonra Fransızca, Farsça ve Arapçadan özentilerle Türkçeye dâhil edilmiş kelimeler ayıklanacağına ifrata gidildi. Bir taraftan bir tarafa savrulma oldu. Harf inkılabı ve ardından uydurma dile yönelen bir kelime ırkçılığı safhası yaşandı.
Türkçe, bugün Türkiye’de melez bir dil hâline gelmiştir.
Tanzimat’tan 1950’ye kadar kan kaybetti.
Son 75 yılda ise İngilizcenin istilasına uğrayarak melezleşti…