Tanzimat’ın ilân edildiği 1839’dan 1999’a kadar geçen zaman zarfında toplumun birçok kesimi yer yer bozgun psikolojisi yaşamıştır. İdari çarpıtmalar, sosyal bozulmalar, darbeler, moda esareti, yabancı hayranlığı… gibi çelişkiler bunun eseridir. Bu bir gerilemenin çöküşe dönüşmesiydi. Kurtuluş adına çok defa abese tevessül edildi. Cumhuriyetin biraz öncesinde ve hemen sonrasında "Nev Yunanilik" diye bir akımın münevver şaşkınlığı olarak fikir, edebiyat ve tarih hayatımızı kirlettiği unutulmamalıdır. "Yeni Yunancılık" diye başlayan yabancılaşma, eski Yunan mitolojisi ve plastik sanatlarının yanı sıra buna eski Roma hukuku, mimarisi ve tarihini de eklenmiştir. Antik Yunan hayranlığını, antik Roma hayranlığı takip etmekle kalmamış modadan, şiire, romana, kadar bayıltıcı bir Fransız taklitçiliği yaşanmıştı.
Psikolojik bozgunla doğan bu katiline âşık olma hâli, Paris’te de kalmadı. 1908-1918 arası Alman taklitçiliği dönemidir. Fransız ve Alman safhalarını İngiliz kuşatması takip etti.
Bu hikâye, 1850-1950 arası, gücünü kaybetmiş Mutlakiyet, Meşrutiyet, Erken Cumhuriyet ve Tek Parti dönemini ihtiva eder. Şüphesiz ki emperyalist bir istila ve doğan tarumardır. 1950’lerde başlayacak olan Amerikan hayranlığı hepsine baskın geldi. Lozan’da talep ve talimatlarını garantiye alan İngiltere, 1920’lerde topraklarımızdan çekilmiş, fakat İngilizce, bilhassa 1960’tan bugüne ana vatanımızı hücrelerine varıncaya kadar işgal etmiştir.
Ana kelimesi, dil ve vatan kelimelerinin tacıdır:
Ana dil.
Ana vatan.
Ana dilini kaybeden, ana vatanını da kaybeder.
Bugünkü Türkiye’nin büyük hatta küçük şehirlerinde öyle semtler, öyle AVM’ler, öyle caddeler var ki oralar "Türkçesiz şehirler"dir. "Mâbedsiz şehir ayıbından kurtulduk" Türkçesiz şehir yoksulluğuna düştük. Bazı hatiplerin Latince, Fransızca, İngilizce kelimelerle dolu yavan ve kekre konuşmalarındaki ruhsuzluk da bu cümledendir. İnsan kelimelerle düşünür ve konuşur. Türkçe, düşünme ve konuşmaya yetmezse bu defa o boşluğu yabancı kelimler doldurur. Bu vadide manzara ikidir. Birinde çokbilmişlik olarak yabancı kelime tercih ediliyor. İkincisindeyse sahile vuran kavruk Türkçenin yetmemesi, kifayet etmemesi sebeptir. Zayıflayan bir lisanı, dili başka diller esir alırlar. Hatta o zayıf dilin tasasız aydınları, bu tutsaklığı gönüllü olarak kabullenirler.
Türkçe, bir Cihan Devletinin resmî, bir büyük milletin ana dili iken cephedeki askerî bozgunların, ticarî, iktisadî, fikrî, edebî ve içtimâî… bozgunları tetiklemesi sonucu, Tanzimat sonrası gelişen edebî akımlarda yabancı lügatlerden kelime ithaline gidilmiş ve bunda ifrata kaçılmıştır. 20. Asrın başlarında gelişen Millî Edebiyat, daha bir itidal ve sorumlulukla hareket ederek sadeleşmeye giderken yolu kesildi. 1928’lerden başlayarak önce harf inkılabı ve ardından dil ırkçılığıyla bu defa da diğer uca fecî savrulmalar yaşandı. Harf inkılabına ihtiyaç var mıydı? Yoktu. Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde Latin harfleri, Arap harflerinin yanı sıra matbuatta, ticarette, andlaşmalarda vs. kullanılmaya başlanmıştı. İlişilmeseydi gelecek zamanlar karanlığa gömülmez, en az bir asır kaybedilmezdi.
Bin yıllık zengin birikimi ziyan eden harf inkılabını dil ırkçılığı takip etti. Dünyada hiçbir lisan saf değildir, olamaz. Mimar Sinan’ın kimliğini sorgulamak adına mezarından kafatasının çıkarılıp ölçülmesi ve sonra da o dâhinin kafatasının kaybolmasına paralel ırkçılık gibi dilde de ırkçılığa gidilmişti. Türk milletini, Osmanlı, Selçuklu ve ötesi ecdad aidiyetlerinden koparıp Hitit ve Etilere bağlama gayreti, şaşkınlıktı. Türkçe de "arı dil" sorumsuzluğuyla kabile dili olmaya doğru yönlendiriliyordu. TDK kurulmuştu. Arı dilcilik diye bir cereyan, mâzi ve irfanımızla inatlaşıyordu.
Türk Dil Kurumu, 1928-1978 arası dönemde Türkçeyi fukaralaştırdı ve zevkinden, lezzetinden çok şey aldı. Burada üç türlü çalışma yapılıyordu. Onlardan biri lâzımdı. Halkın konuşmasında yaşayan kelimeler, daha bir yukarılara ve çoğunluğa taşınıyordu. İkincisi, dilde sadeleştirmenin devamı olarak görülebilir. "Taht el bahr"ın denizaltı olması gibi çalışmalar yerindeydi. Ama üçüncü kısımda bu milletin bin, hatta binlerce yıldır kullandığı kelimeler arı Türkçecilik adına dilimizden, hayatımızdan sökülüp atılması ağır kusurdu.
Bu alaca çıkmaz sokakta Türkçe Ezan, Türkçe Kur’ân’a kadar gidildi. Yüzlerce yıldır hayatın her safhasında kullanılan her kelimenin aslı ne olursa olsun o kelimeler Türkçedir. Dilimize bu kötülüğü yapanlar, "Türkçeyi Arapça ve Farsçadan kurtarıyoruz!" diye bir iddia içindeydiler. Bu bir hastalıktı. Kabulü mümkün değildi. Bu arı dilcilerin karşısında yer alan Türkçe sevdalıları, onlara "uydurmacılar" kelimelerine getirdikleri kelimelere de "uydurukça" diyordu. TDK ve bu sahada çalışanların ifrata kaçan teklif ve değişiklikleriyle hiçbir dile benzemeyen metinleri şiddetli bir infiale yol açmıştı.
Bütün bunlar, Türkçeyi melezleştirmeye sebep oldu. İçimiz kan ağlayarak yazıyoruz ki Türkçe, bugün melez yani Frenkçesiyle hibrit bir dil hâline gelmiştir.
Birçok özentili aydının konuşmada kelimelerin çoğunun yabancı olması bir yana hekimlik, bilgisayar iş kolu ve teknoloji gibi bazı mesleklerde Türkçe, melez olmaktan da öte bugünden azınlık dilidir. Fark edilmeli ki sosyal medya, Türkçeyi perişan etmede de öndedir.
Eğitim yılı başında sıralara ders kitaplarını bırakmak takdire layıktır. Ancak o kitaplarda ne yazdığı ve nasıl bir Türkçe ile yazıldığı daha önemlidir…
Türkçenin şu elem verici hâli derdimizdir.
Türkçe ses bayrağımızdır!
Ana dilimizdir!
İstiklâl ve istikbâlimizdir!
Türkçenin melez dil ve azınlık dilli olması kanımıza dokunur!
"Türkiye Yüzyılı", aynı zamanda "Türkçe Yüzyılı" olmalıdır…