Vefasızlığın profili

A -
A +

Hüsamettin Özkan'ın Ankara politik arenalardaki lakabı "yapışık"tı. Daima Bülent Ecevit'le olması, ikizi gibi dolaşması, gölgesi gibi yanından ayrılmaması rakipleri tarafında böyle bir iğneli lakabın üretilmesine yol açmıştı. Tarif, çok da haksız değildi ve Ecevit-Özkan münasebeti ancak mübalağa edilmiş böyle bir yakıştırmayla izah edilebilirdi. Bülent Ecevit'e inanılmaz bir muhabbetle bağlıydı. O'nu bir genel başkandan öte baba gibi seviyordu. Nitekim bu sevginin ne türlü yırtıcılığa dönüştüğünü 19 Şubat 2001 tarihinde bütün Türkiye gördü. İddiaya göre Reisicumhur Ahmet Necdet Sezer, Başbakana anayasa kitabını fırlatmıştı. O, kitabı fırlatınca Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan da ânında aynı kitabı devletin başına fırlatmış ve bir de hakaret savurmuştu. - Nankör kedi. "Nankör, biz seni bu makama getirdik, karşılığı bu mu olacaktı?" demek istiyordu. 125 gram ağırlığındaki bir kitapçık ve iki kelime, Yüzyılın en büyük krizini çıkarttı. Ülkeye maliyeti ne 125 trilyonla ölçülebilir ne de başka rakkamlarla. Kısaca "Hüsam" da denen politikacı, kendini şöyle savundu: - Ecevit'i babam gibi seviyorum. Hadise karşısında dayanamadım. Özkan sevgisinde samimiydi. Ecevit, olmasa rüyasında bile göremeyeceği yerlere gelmişti. Büyük bir sadakatle ikinci adamlık görevini ifa etmekteydi. Pek konuşmazdı. Konuştuğu zaman da ettiği laf şuydu: - Ecevit'le geldim, onunla giderim. Biri genç, diğeri yaşlı iki politikacı. Genç adam, önünde daha uzun bir zaman olmasına rağmen Ecevit'le beraber sahneden çekileceğini söyleyebiliyordu. Bütün bunlar, yerli yersiz, doğru yanlış Hüsamettin Özkan'ın vefa tarafıdır. O, liderine aşkla, sevdayla itaat ediyor, îmâsını emir sayıyordu. Fakat politikada vefa olur mu? Hayatta vefa kalmamışken kaygan bir zeminde vefa ne gezer! Hüsam, birilerinin gözünde ne de olsa taşralıydı. Gözlerinde konağın seyisiydi. Kendine biçilmiş bir rol vardı. Onları yapmakla vazifeliydi. Bir taşralı safiyetiyle kullanıldığını aklının ucundan geçirmiyordu. Hele kıskanıldığını asla. Tabiî ki yanılıyordu. Ortada Rahşan Ecevit denen bir fenomen vardı. O, Bülent Bey'i hiç kimsenin hiçbir sebeple kendinden daha fazla sevmesine tahammül edemezdi. Aynı kişi üzerinde toplanan iki sevgi alttan alta çekişmekteydi. Bu çekişme, bugünlerde gizlenmez oldu ve nihayet taşralı çocuk kapının önüne bırakıldı. Sebep, kahredici cinsten. Başbakana çekil çağrıları yapılırken Hüsam, neden bu çağrıyı yapanlarla mücadele etmemişti? Bir başbakan yardımcısı gazeteler, televizyonlar, radyolar, odalar, sendikalar, sivil toplum kuruluşlarıyla nasıl baş etsindi? Hayır edecekti. Mesela 100 tane anayasa kitapçığı satın alıp, çekil diyenlere fırlatabilirdi. Kargoyla göndermesini de bilmiyor muydu? Her kitapçığa kocaman harflerle "nankör kedi" diye yazar ve kargoya verirdi. Zavallı saf Hüsam, rolünü şimdi anlamıştır herhalde. O hücumlara hücumla mukabele etmekle mükellefti. Bu yapılmayınca yağlı ip, boynuna geçirildi. 57. Cumhuriyet Hükümetindeki bir başbakan yardımcısını o hükümetin başbakanı bile kurtaramadı. Hüsam'ı Rahşan Ecevit'in elinden kurtarmak kocasının haddine mi? Türkiye'yi aynı kadının ilan ettirdiği afla serbest bırakılan sapıkların, serserilerin elinden kurtaran oldu mu? Hüsamettin Özkan olayı bütün Türk politik hayatı için ibretlik bir hadisedir. Politikanın vefasızlığını bundan daha mükemmel ne izah edebilir? Hayatını, istikbalini, dostluklarını genel başkana endeksledi. Cumhurbaşkanıyla dahi onun için kötü oldu. Şimdi bir garip yalnız adam. Ne gideceği bir parti var, ne bir kapı. Halbuki iki ihtiyar, yollarına devam ediyorlar. Herhalde en fazla da ipini çekmek için seçilen çok partili, çok niyetli, çok lafazan adamdan dolayı kederlidir. "Hâşâ kuluna zulmetmez Hudası; herkesin çektiği kendi cezası".

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.