Şimdi dile getireceklerimizi, Bülent Ecevit hayattayken de yazmış ve televizyonlarda da konuşmuştuk. Sn. Ecevit TGRT’de yaptığımız “Entellektüel Boyut” adlı programda konuğumuzdu. Reklam arasında sohbet ederken kendisine şunu sormuştum:
-12 Eylül darbesi olduğunda CHP’nin genel başkanıydınız. Cunta sizi de nezârete alarak Hamzakoy’a kapattı. Tahliye olunca yeniden partinizin başına geçmeniz bekleniyordu. Oysa siz, içeride tutulurken eşiniz vasıtasıyla yeni bir parti kurma faaliyeti başlattınız ve serbest kalınca da DSP’nin genel başkanı oldunuz. Niçin böyle yaptınız?
Bülent Ecevit, 2 Eylül 1997 günkü bu konuşmamızda kelimesi kelimesine şu cevabı verdi:
-CHP, kendine has bir partidir, bâzı şeyleri değiştiremedim.
Anlaşılan o ki O’nun “bâzı şeyler” dediği ve besbelli ki rahatsız olduğu hususları, ortadan kaldıramadığı, partinin mazisiyle yüzleşip hata ve günahlarından dolayı milletten özür dilemesini gerçekleştiremediği için bu partinin seçim kazanıp iktidar olmasından ümidini kesmiş ve DSP’yi kurmuştu. Nitekim Demokratik Sol Parti, tek başına olmasa bile CHP’den daha fazla oy alarak iktidara geldi, Bülent Ecevit de Başbakan oldu…
Türkiye’de bir asır boyunca asılsız bir söz, politika pazarında tedavülde kaldı. Tek Parti Zihniyeti, övünme ihtiyacı duyduğunda hep şunu dedi:
-CHP, devleti kuran partidir!
Asla doğru değil!..
CHP, 9 Eylül 1923’te Cumhuriyet Halk Fırkası adıyla kuruldu. Cumhuriyet rejimi ise I. Meclis’te 29 Ekim 1923’te ilân edildi. Yeni bir devlet kurulmamıştı. Bir devleti, devlet yapan ne varsa onların tamamı aynen devam ediyordu. Yalnızca idare tarzı değiştirilmişti. Hanedanlık yerine Cumhuriyet yönetimi kabul edilmişti. Yeni bir devlet kurmaya gerek yoktu. Velev ki buna kalkışılsa bile 50 günde devlet kurulması mümkün olamazdı.
Cumhuriyet, devletin idare şeklidir.
Demokrasi, hükûmet şeklidir.
Cumhuriyet ilân edilmişti fakat demokrasi yoktu. Şeklen var olsa bile esasında nâmevcuttu. Seçimler, göstermelikti. Yalnızca tek parti vardı. Milletvekili listeleri Çankaya’da tesbit ediliyordu. Üstü-başı dökülen, aç-perişan vatandaşlar, seçim tiyatrosunun oynandığı günde sandığa gidip herkesin gözü önünde reyini kullanıyor ve mahcup vaziyette evine, tarlasına, esnaflığına dönüyordu.
Erzurum’da Mustafa Kemal’e sahip çıkan Kâzım Karabekir, 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuracak olduysa da 5 Haziran 1925’te partisinin kapısına kilit vuruldu, kendisi de İzmir Suikastı tertibiyle canını darağacından zor kurtardı. Ali Fethi Okyar tarafından Çankaya talimatıyla 12 Ağustos 1930’da kurulan ve 17 Kasım 1930’da dağıtılan Serbest Cumhuriyet Fırkası ise bir politika komedisidir.
Bu satırların tercümesi şudur:
CHP’nin iktidar olduğu 1923’ten seçimleri kaybettiği 14 Mayıs 1950’ye kadar bu memlekette ithal kanunlar iktisabından, bin yıldır kullandığımız elifbanın terk edilmesine, bin yıldır kullandığımız dilimize kıyılmasına, İslamiyet’e sırt dönerek Hristiyanlık arayışına girilmesine , bin yıldır dinlediğimiz Ezan-ı Muhammedînin yasaklanmasına, ebedî kitabımız Kur’ân-ı kerimin öğretilmesinin suç sayılmasına, öğrenmeye kalkışanların jandarma ve polis dayağından geçirilmesine, camilere kilit vurulmasına, camilerin ahır veya kışla yapılmasına, kitabelerdeki tarihî yazıların kazınmasına, laikliğin dinsizlik anlayışıyla dayatılmasına, aşağılanan vatandaşın tarlasında yetiştirdiği mahsule el konmasına, ekmeğin karne ile ancak bulunabilmesine, İstiklal Mahkemeleri cinayetlerine… kadar yüzlerce kalem vahim vebal, hata ve günah-ı kebâirin müsebbibi CHP’dir.
Oligarşik, buyurgan, dayatmacı bir zihniyetin eseri bu hâdiseler, benzeri birçok icraatla beraber yakın tarihin inkârı, saklanması, tevil edilmesi mümkün olmayan karar ve tatbikatlarıdır. İnsanlar gibi iktidarlar da hatadan münezzeh değildir. CHP, buna rağmen 1950’den itibaren hiç ama hiç nefs muhasebesi yapmadı. Tenkitlere kulak vermedi. Koyu bir taassupla ilk çeyrek asrında ne varsa onların üstüne kapandı. Kendisi gibi düşünmeyenlere yobaz, gerici, ırkçı gibi sözlerle hakarete tevessül etti. Bundan dolayı millete uzak düştü ve üç çeyrek asırdır iktidar olamadı ve bu gidişle olması da mümkün değil.
Millî Eğitim Bakanımız Sn. Yusuf Tekin, şu yakınlardaki bir konuşmasında laikliğin tarifini yaptı. Bir münevver ve akademisyen olarak dedikleri, dünya ölçeğinde bir laiklik tarifiydi. Ne var ki bazı şeyleri tekelinde, tapulu malı bilen Tek Parti Zihniyeti mensupları, Bakan için haddi aşan lakırdılar ettiler. Bunun üzerine Prof. Dr. Yusuf Tekin, CHP’nin cemâziyelevvelini hatırlatarak denilmesi icap edenlerden birkaçına temas edip camilerin ahır yapılması gibi utandıran bâzı icraatları, kendisini lince kalkışanların yüzüne çarptı.
Yusuf Tekin’in dedikleri, üstü örtülmek istenen, karanlıkta kalsın diye gayret gösterilen bir dönemden sadece birkaç hatırlatmadır.
Yalnızca övmenin mümkün olduğu bir memlekette fikir hürriyeti yoktur.
Bu zaviyeden memleketimizin son bir asrı üzerine konuşulabilir.
Şu ihtiyacı bir kere daha ifade edeceğiz:
Devlet, 10 seviyeli tarihçi seçerek onlara son 4 asrımızı 10 yılda 12 cilt hâlinde her şeyi ile yazmaları vazifesini vermelidir.
Tarih, geri gelmez. Kavgası da bir şey kazandırmaz. Ama tarih, doğru öğrenilirse güne ve geleceğe dair dersler çıkarılır. Bugün TDT’de Latin harfleri üzerinden ortak alfabeye gidiyoruz. Bundan dolayı da memnunuz. Ama bu ülkede Osmanlı Türkçesi, öğrenme ve öğretilmesi sırf harf farklılığından dolayı 70 yıl boyunca suç sayıldı.
Ecevit’in deyimiyle CHP’de “bazı şeyler” değil, çok şeyler değişmeli, bu parti ezber ve slogancılıktan kurtulmalıdır. Her parti gibi adı geçen parti de kendini sorgulayabilmelidir.
Birazcık dokunana, kendisi gibi düşünmeyene hakaretle bir yere varılamaz.
Mecliste anarşi çıkaranlara cezası verilmelidir. Özellikle İçişleri Bakanı'na yapılan ların süratle fezlekesi hazırlanmalı ve hakaret davası açılmalıdır. Diğerlerine de kınama cezası verilmelidir.
Kıymetli Rahim Er abim, bu muhteşem yazınızı çerçeveletip uzun yıllar bakıp bakıp okumayı çok isterdim efendim. Harika bir yazı.