Elli yıllık arkadaş

A -
A +

“Ben 40 yıldır Türkiye gazetesini alırım okurum, Osmanlıyı, dinimi ecdadı seviyorum...”

 

 

 

Aksaray’da metrodan indim, sabahın ilk saatleri. Güneş ışıkları göz kamaştırıyor. Öbür tarafımda İstanbul Üniversitesinin heybeti...

 

Beyazıt’a doğru yürüyorum. Laleli durağından biraz sonra önümde, bir elinde şemsiyesini asa yapmış, diğer eli, birazcık bükülmüş belinde, bu elinde de tomar hâlinde gazetesi ve yan tarafında elinde çantası olan iki ihtiyarın yavaş yavaş yürüdüğünü gördüm.

 

Arkalarından yanaştım gazetenin sırt tarafında “Türkiye” yazısını görünce, yavaşça gazeteyi almaya çalışırken, titreyen parmaklarını biraz daha sıkarak vermek istemedi. Hemen döndü bana doğru “sen kimsin!?” dedi.

 

Bende Türkiye gazetesinden Onur dedim. Beli bükük yaşı 90’a dayanmış amca, yaşlı simasıyla tebessüm ederek, “Ya! öyle mi! Ben 40 yıldır Türkiye gazetesini alırım, her tarafını okurum, ben Abdülhamid Han hayranıyım, Osmanlıyı, dinimi, ecdadımı çok seviyorum” dedi. 

 

Hem konuşup hem yürümeye başladık. Maşallah, Türkiye gazetesinden konu açılınca; otomatik refleks oluştu yaşlı amcada. Beyninde ne kadar manevi duygular varsa açığa çıktı.  Başladı Osmanlıdan, Osmanlı Sultanlarından, dinden, imandan bahsetmeye.

 

“Rahim Bey’i tanır mısınız?” dedi.

 

“Elbette tanırım, bendeniz de 40 yıldır bu gazetedeyim” dedim.

 

Onun da yazılarını hayranlıkla okurum, dedi.

 

Adı Halit imiş, Beyazıt’ta ayakkabı dükkânı varmış. Yanındaki beyefendinin adı da Osman imiş. 50 yıldır beraber çalışıyorlarmış. Hâlâ beraber olduklarını söyledi. Hem güncel konulardan konuşuyoruz hem yürümeye devam ediyoruz.

 

Biraz sonra tramvay caddesinde, yeni tasarım dükkânlara inat, tahtadan rafları, demirden kapısı olan spor ayakkabı satan 10-15 m²’lik bir dükkâna geldik. Maşallah yaşları 90’a dayanmış iki insan her gün sabahın erken saatlerinde işe gidiyordu.

 

Bunca yıl bu küçücük dükkândan, Çin’den çok büyük ithalatlar yaptığını piyasada yüzlerce bayisinin olduğunu anlattı. Muhabbeti koyulaştırdık.

 

“Bir sabah çayı içelim mi?” dedi. “Bu muhabbetin üzerine çok güzel bir çay giderdi lakin oruçluyum, inşallah başka sefere” deyince, “dur o zaman” diyerek, elini cebine attı ve iki yüz lira uzattı. “Biz de size bir iftar vermiş olalım, dua edersin” diye hediye etti. Israr edince almak zorunda kaldım. Osman Bey de telefonumu bir kâğıda not etti. Vedalaşırken o da teberrüken bir yüz lira uzattı. “Cebimden yere düşmüş bunu da al dua edersin” dedi.

 

     Onur Ercan

 

 

 

Ünal Bolat'ın önceki yazıları...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.